NİHAT
ÇETİN’DEN ÖĞRENDİKLERİM
Eski
harflerle yazılmış ilk el yazısı metni gördüğümde çok küçüktüm. Muhtemelen
ilkokul üçüncü veya dördüncü sınıftaydım. Merhum babam Ahmet ANAY’ın bana
gösterdiği ve içinde eski harflerle yazılmış satırların bulunduğu bir küçük
defter, akrabalarımızdan birinden ona intikal etmiş. O yaşlarda Kur’an-ı
Kerim’i Arapça harfleriyle matbu metinlerden okumayı az da olsa öğrenmiştim.
Fakat hiç el yazısıyla yazılmış bir metin görmemiştim. Eski harflerle kargacık
burgacık kaleme alınmış bu defterden sadece bazı harfleri seçebildiğimi
hatırlıyorum. Fakat bu beceriksizliğimi hayatım boyunca hiç unutmadım. Babamın
karşısında bu yüzden mahcup oluşumu da..
Daha
sonra küçük yaşta gittiğim medresevari okulda; klasik usülde Arapça, fıkıh ve kelam
gibi dersleri okurken bizden önceki talebelerin el yazılarından istifade etmek
maksadıyla daha ciddi bir şekilde el yazması eserlerle içli dışlı oldum. Zira,
bize okutulan Arapça metinleri yer yer şerhleriyle birlikte okuyorduk, bundan
dolayı da sürekli Arapça harflerle not almak ve önceki talebelerin notlarından
istifade etmek mecburiyetinde kalıyorduk. O zamanlar, fotokopi makinası da
olmadığı için beğendiğimiz bazı Arapça ve hatta Türkçe eserleri bile ya
tamamen, ya da kısmen istinsah ediyorduk.
Ortaokul
ve lise yıllarında el yazması eserlerle ilişkim çok az oldu. Fakat bu sırada
da, zaman zaman eski harfli yazıları, değişik vesilelerle okuduğumu, bundan
dolayı da zaman zaman arkadaş çevremden övgü aldığımı da hatırlıyorum.
1981’de
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne başlamak, benim hayatımdaki en önemli
dönüm noktalarından biridir. Beş yıl süren lisans öğrenimim sırasında birçok
alanda geniş okumalar yaptım, kendimi geliştirmeye çalıştım. El yazmalarıyla
ilişkim de bu dönemde yeniden ve bu defa daha ciddi bir şekilde başladı. Türk
İslam Edebiyatı derslerimize rahmetli hocam Prof.Dr. Esat Coşan giriyordu,
tatlı dilli, nur yüzlü ve öğrencilerine saygı duyan bir hocaydı. Esat Hocam’ın
ve zaman zaman onun yerine derse giren o zamanki asistanları Mehmet Akkuş ve
Ali Yılmaz’ın dersler sırasında öğrencileri teşvik mahiyetinde serdettiği bazı
cümlelerden etkilendim. Bu derslerde ilk defa; rik’a, talik, sülüs ve divani gibi
yazı türlerinin isimlerini duydum, az da olsa örneklerini gördüm ve okudum. Muhtemelen
Türk İslam Edebiyatı derslerinin etkisiyle, her zaman çalışmaktan zevk aldığım Ankara
İlahiyat’ın Kütüphanesi’ndeki el yazmalarına da yöneldim. Artık, hangi konuyla
ilgili olursa olsun, kütüphaneden elsine-i selasede (:Türkçe, Arapça ve Farsça)
telif edilmiş ve muhtelif yazı türlerinde kaleme alınmış el yazması eserler
talep edip onları okumaya çalışıyordum. Doğrusunu isterseniz, bu eserlerin
müelliflerini de onların ne kadar değerli olduklarını da bilmiyordum. Tek
arzum, eski harfli el yazması kitapları okumayı öğrenmekti. Böyle eserleri
okuyup anlayabilmek bana ayrıca zevk veriyordu.
Belki
de bu meşguliyet, arkadaşlarıma hava atmama vesile oluyormuşdur, kim bilir??!!
Düşünsenize, çoğu öğrenci ders notlarıyla meşgul, onları okumaya veya ezberlemeye
çalışıyor. Zayıf ve çelimsiz bir erkek öğrenci de kütüphaneden el yazması eserler
talep edip onları okumaya gayret ediyor. Kim bilir ne kadar havalıymışımdır??!!!
Keşke birileri o halimin görüntüsüne sahip olsa da şimdi seyredebilsem..
Bir
gün fakülte kütüphanesinden yazarını ve kıymetini bilmediğim bir eseri rast
gele katalogdan belirleyip görevlilerden talep ettim. Türkçe bir eserdi ve
çoğunu anlıyordum. Bu özelliği dikkatimi çektiği için, kataloğa yeniden bakınca
eserin büyük Türk düşünürü, alimi, üstadımız, efendimiz Bediüzzeman Katip
Çelebi (ölümü: 1657)’ye ait olduğunu ve kitabın adının ise Mizan el-Hakk fi
İhtiyar el-Ehak olduğunu öğrendim. Bunun üzerine Katip Çelebi hakkında bir
şeyler okumaya başladım.
Ohoooo..
Meğer
benim elimde tuttuğum eserin yazarı, Osmanlı döneminin en büyük düşünürlerinden
biri imiş ve üstadımız onda yaşadığı dönemdeki düşünce tartışmalarını değerlendiriyormuş,
son derece önemli bir kitapmış ve hatta günümüze bile ışık saçacak kadar kıymetli
bilgiler ihtiva ediyormuş.
Bu
tespitlerden sonra Katip Çelebi’nin adı geçen kitabının el yazmasını dikkatle
baştan sona okumaya başladım. Bir yere geldim, kelimeler tekrar ediyordu.
Anlayamadım. Hatırladığım kadarıyla iki veya üç defa ha ve kaf harflerinden
meydana gelen bir kelime tekrar ediliyor, ardından vav ve kaf harflerinden oluşan
başka bir kelime yine iki veya üç defa yineleniyordu. Bir daha okumayı denedim
olmadı, cümlenin bağlamına baktım, yine başaramadım. Nihayet metni çözdüm.
Üstadımız Katip Çelebi, meğer kendi dönemindeki sufi taifesini eleştirirken
onların, ‘HAK HAK HAK derken (ördekler gibi) VAK VAK VAK’ demeye başladıklarını
yazıyormuş. Bunu anlayınca kendimi tutamayıp kahkaha attım. Kütüphanede bulunan
herkes bana baktı, sesimi kestim, ama içimden hala gülüyordum.
Bu
gibi okumalar ve tecrübeler sadece kütüphaneyle sınırlı kalmadı. Sık sık
gittiğim ikinci el kitapçılardaki, özellikle de Hacı Bayram Camii civarındaki
eski kitapçılardaki el yazması eserleri de inceleme zevki oluştu bende. Bu gibi
eserlerin fiyatları çok pahalıydı, bundan dolayı birkaç istisna dışında hiç el
yazması kitap satın alamadım. Ama parasızlığıma rağmen, gittiğim her kitapçıda -şayet
mevcut ise- el yazması eserler incelemeye de devam ettim.
Hangi
yıl idi tam olarak hatırlamıyorum. Bir gün sınıf arkadaşlarımdan biri Hacı
Bayram Camii’nin altında Şeyho Duman adlı hocanın eski usulde tefsir
okutacağını, bu derslere katılıp katılmayacağımı sordu. Ben de kabul ettim. Bu
vesileyle, Şeyho Duman hocamla tanıştım. Hocam bana ilgi gösterdi, sevgisini
benden esirgemedi. Meğer üstadımız, Tapu Kadostro Genel Müdürlüğü Arşivi’nde
çalışıyormuş ve siyakatla yazılmış defterleri yeni harflere çevirenlerden
biriymiş. Bu vesileyle siyasakat yazısına da ilgi duymaya başladım, hocamın
nezaretinde siyakatla yazılmış bazı metinler de okudum.
Ankara
İlahiyat’tan mezun olduktan sonra 1987 senesinden itibaren Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nda uzman yardımcısı
olarak çılışmaya başladım. Yaklaşık dört yıl süren ve benim üzerimde büyük
etkiler bırakan bu memuriyet sırasında, doktora döneminin başlarında Prof.Dr.
Nihat Keklik’in yönlendirmesiyle başlayan Türk Düşüncesi Tarihi’ne ilgim daha
da arttı. Hem bu ilgim, hem de yıllardır süren el yazmalarına merakım sayesinde
Arşiv’de fazla zorluk çekmediğimi söyleyebilirim. Bununla birlikte, Arşiv’de geçirdiğim
yıllar ve orada şahit olduklarım içimde belki de hiçbir zaman kapanmayacak yaralar
açtı. Milli duyguları güçlü bir ailenin çocuğu olarak yetiştiğim için, asırlardır
ecdadımızın korumaya çalıştığı ve bize miras bıraktığı belgelerin perişan
hallerini görmek, beni kahretti. Yüreğimde ve beynimde açılan bu yara, hala kanamaya
devam ediyor. Ülkemizi yöneten pek çok kişinin vatanımıza duydukları sevginin, sermaye
sahiplerinin kültürel konulardaki hassasiyetlerinin, kendisine dindar diyen
kesimin tarih ve medeniyetimize gösterdikleri alakanın ne kadar alt düzeyde
olduğunu Arşiv’de öğrendim. Bu açıdan büyük hayal kırıklığı yaşadığımı
rahatlıkla ifade edebilirim. Bu görevimden 1990’da ayrıldım. O günden bugüne
kadar ülkemizin arşiv siyasetinde büyük değişiklik olmadı. Din ve milliyet
istismarının boyutları ve derinliği elbette çok gelişti fakat işin esasında
hiçbir iyileşmeye şahit olamadık.
Osmanlı
Arşivi’nde birlikte çalıştığım tarihçi, edebiyatçı ve şark dilleri mezunu
arkadaşlarımdan çok değerli bilgiler edindim. Orada tanıştığım meslektaşlarımın
bazılarıyla arkadaşlık ilişkilerimiz hala devam ediyor. İstistanız hepsine şu
satırları karaladığım sırada bile derin bağlılık hissediyorum. Arşiv’de
tanıştığım insanların hemen hemen hepsinin; ahlaklı, vatansever, bilgili, milli
ve dini duyguları son derece güçlü kişiler olduklarına şehadet ederim.
Arşiv’deki
görevim sırasında da el yazmalarına ilgim hep devam etti. O sırada aynı zamanda
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde doktora yaptığım
için, gerek ders döneminde gerekse tez konusu seçme sürecinde sık sık el
yazmalarının bulunduğu kütüphanelere gidiyordum. Aziz üstadımız Nevzat Kaya
Bey’i bu dönemde Süleymaniye Kütüphanesi Müdür Yardımcısı iken tanıdım. Kendileri,
hizmet etme aşkları, iyilikseverlikleri ve sahip oldukları engin bilgileriyle
benim üzerimde derin izler bıraktılar.
Kütüphanelerde
yaptığım uzun araştırmalardan sonra doktora tez konusu olarak İranlı büyük
düşünür Celaleddin Devvani (ölümü: 1502)’yi seçtim. Başlangıçta sadece
Devvani’nin ahlak ve siyaset görüşlerini incelemeyi düşünürken, daha önce
tatmin edici bir çalışmanın yapılmadığını göz önüne alarak araştırmama Devvani’nin
hayatını ve eserleri de ilave ettim. Konu daha da genişledi. Özellikle hayatı
ve eserleri kısmını yazarken yüzlerce el yazması kitabı gözden geçirdim,
bazılarını okudum, bazılarından notlar aldım. İşte bu yoğun çalışmalar
sırasında farkettim ki, el yazmalarını kaynak olarak kullanmak büyük sorumluluk
ister, bu alanla meşgul olmak ÇOK ÇOK CİDDİ BİR İŞTİR, el yazmaları BÜYÜK BİR
İHTİSAS ALANIDIR.
Karşıma
çıkan el yazmaları muhtelif yazı çeşitleriyle kaleme alınmış olabiliyordu.
Bundan dolayı, nesih, Arap neshi, nesh-talik, talik, Türk taliki, İran taliki,
sülüs, divani ve hatta -kısmen de olsa- siyakatla yazılmış kitaplar ve
risaleler gördüm, inceledim, okumaya çalıştım. Bir yandan bilgi ve beceri
eksikliğim, öte yandan farklı müstensihlerin yazı tarzlarına alışmak, bazı el
yazması kitapların düzensiz istinsah edilmiş olması gibi onlarca sorunla
cebelleşmek mecburiyetinde kaldım. Hele baş ve son kısımları kaybolmuş kitaplar,
müellif veya mütercim adının tespiti, telif veya istinsah tarihlerinin
belirlenmesi ve nihayet varak kenarlarındaki işaretler belimi kırdı desem
yeridir. Bütün bu zorluklar sebebiyle, doktora tezini tamamen bırakmayı bile
düşündüğüm çok oldu.
Böyle
sorunlarla bunalmış bir haldeyken, bir gün araştırma yapmak gayesiyle, daha
önce de çeşitli vesilelerle gittiğim İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Şarkiyat Enstitüsü’nün
kütüphanesine gittim. Özellikle Batılı Şarkiyatçılar tarafından hazırlanmış el
yazması kataloglarından istifade etmek için bu kütüphaneye gidiyordum.
Kütüphaneye girdiğimde görevliden daha önce künyesini belirlediğim matbu
kataloğu istedim, o da bulup bana verdi. İncelemeye başladım. Bu sırada
kütüphaneye birkaç kişi geldi, gelenler kütüphanenin bir köşesinde kitap okuyan
yaşlıca bir zatın yanına gidip ona büyük saygı gösterdiler. Herkes ona, ‘Hocam’
diye hitap ediyordu. Bazıları büyük bir ihtiramla o zatın elini öpüyorlardı. Bir
müddet sonra misafirler salondan ayrıldılar. Bunun üzerine merak edip kütüphane
görevlisine o zatın kim olduğunu sordum. Bana, ‘Nihat Çetin hoca. Bu
Enstitü’nün Müdürü’ cevabını verdi. Nihat Çetin Bey’in adını o zamana kadar hiç
duymamıştım.
Daha
sonraki günlerde yine el yazmaları üzerinde çalışmaya devam etmekle birlikte
karşılaştığım sorunlar beni yıldırdığı için artık daha az kütüphanelere
gidiyordum. Özellikle el yazmalarının kenarlarındaki işaretlerin ne anlama
geldiğini bilen kişiler aradım, sorduğum kişiler bana çok az yardımcı
olabildiler. Bunun üzerine, el yazmaları hakkında yapılmış araştırmaları,
makaleleri ve hazırlanmış katalogları inceleyerek sorunları çözebileceğimi
düşünmeye başladım. El yazması kitaplar konusunda uzman olan, Hellmut Ritter (Ölümü:
1971) ve Ahmet Ateş (ölümü: 1966)’in adlarına ulaştım. Onların çalışmaları, konuyu
anlamama çok yardımcı oldu. Yine de hala, gerek yazma kenarlarındaki işaretler
gerekse müellif tespiti gibi konularda sorunlarım devam ediyordu.
Aklıma
Nihat Çetin’in adı geldi. Öyle ya, Şarkiyat Enstitüsü’nün Müdürü olduğuna göre,
bu işlerden de anlar diye düşündüm. Nihat Bey hakkında kütüphanelerden biraz
araştırma yaptım, onun büyüklüğünü yansıtmaya yetecek kadar önemli bilgilere malesef
ulaşamadım. Yine de, bu araştırmalar sırasında Nihat Çetin Bey’in, Prof. Ahmet
Ateş’in öğrencisi, Arap edebiyatı uzmanı ve el yazmaları hakkında bazı araştırmalar
yayımladığını öğrenince aradığım âlimin Nihat Çetin olabileceğine dair bir umuda
kapıldım. Bunun üzerine, Nihat Çetin Bey’in bana yardımcı olup olamayacağını
doktora dönemindeki ders hocalarımızından ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü
Türk İslam Düşüncesi Tarihi Anabilim Dalı’nın kurucusu Prof.Dr. Nihat Keklik’e
sordum. Nihat Keklik Bey, Nihat Çetin Bey’den büyük sitayişle bahsederek onun
el yazmaları hakkında büyük bir bilgin olduğunu ifade etti. Nihat Keklik Bey,
zor beğenen ve titiz bir ilim adamıydı. Başka bir ilim adamı hakkında bu kadar
övücü cümleler kurması, benim için doğru kişiye yönlendirildiğime dair büyük
bir işaret oldu.
Nihat
Çetin Bey’in hangi günler ve saatler arasında Şarkiyat Enstitüsü’nde
bulunduğunu kütüphane görevlisinden öğrendim. O sırada uzman yardımcısı olarak
çalıştığım Osmanlı Arşivi’nden izin alarak kendisini ziyarete gittim. O gün de kütüphanenin
bir köşesinde çalışıyordu. Kendimi tanıttım, sorunlarımı anlattım, el
yazmalarına olan ilgimden biraz bahsettim, karşılaştığım sorunlardan dolayı
moralimin çok bozuk olduğunu da belirtmeyi ihmal etmedim. Kendileri büyük bir
nezaket ve tevazuyla bana tahminimin üzerinde alaka gösterdi, bana moral verdi,
el yazmalarının önemini anlattı. Ve mikrofilimlerini aldığım bazı el
yazmalarının örneklerini kendisine getirmem halinde bana yardımcı olabileceğini
vaat etti.
Yaklaşık
bir hafta sonra, Nihat Çetin Bey’in dediği gün ve saatte Şarkiyat Enstitüsü’ne
gittim. Beni bekliyordu. Elini öptüm, hürmetlerimi sundum. Rahatsız ettiğim
için özür diledim, yardımları için teşekkür ettim. Getirdiğim el yazması
örneklerini incelemeye başladı. Çözemediğim yerleri zaten işaretlediğim için o
satırları veya işaretleri dikkatli bir şekilde okudu. Beni şaşkına çevirecek
bir maharetle, getirdiğim el yazması örneklerini sanki kendisi yazmış ve yine
sanki varak kenarlarındaki işaretleri kendisi koymuş gibi herbirinin ne anlama
geldiğini bir bir anlattı. Ben sürekli not alıyordum. Heyecandan dizlerim
titriyordu. Aylardır çözemediğim, beni mahveden işaretler ve sorunlar meğer ne
kadar da kolay çözülebiliyormuş?
Demek
ki, bir alanın uzmanı olmak böyle bir şeymiş. Demek ki, hakiki âlim böyle
olurmuş: Köşesinde, münzevî ve mütevazî bir halde çalışır, adını çok az kişi duyar,
nam ve para peşinde koşmaz, ama kimsenin üstesinden gelemediği sorunları hiçbir
karşılık beklemeksizin teker teker çözer, sonra da nazik bir şekilde
karşısındaki çocuğu/genç insanı uğurlayıp ‘Güle güle yavrum’ dermiş.
Nihat
Bey ile yaptığım bu görüşme, benim yeniden akademik hayata bağlanmama sebep
oldu. Artık daha rahat ve zevkle doktora tezi üzerinde yoğunlaşmaya başladım. İlerideki
yıllarda da, Nihat Çetin Bey’in titizliğini, tevazusunu, tarihe saygısını,
düşünce ve bilim tarihimizin en önemli kaynakları olan el yazmalarını koruma
hassasiyetini kendime örnek almaya çılıştım.
Başka
zamanlarda da Nihat Çetin Bey’i aynı yerde ziyaret ettim. Benimle görüşmeye az
zaman ayırabilse de, huzurunda her bulunuşumda ondan yeni şeyler öğrendim.
Bazen kütüphanenin bir köşesinde kitap inceliyormuş gibi yapıp onu seyrettiğim
de oldu. Onun gibi olabilir miyim acaba diye de çok düşündüm.
Kendilerini
ziyaretlerimin birinde, şahıs isimlerinin nasıl verildiği üzerinde beni bilgilendirdi.
Özellikle, lakaplar ve künyelerin verilişinde riayet edilen genel kuralları bana
anlattı. Lütfettiği bilgileri duyunca, apışıp kaldım desem yeridir. O ana kadar
nisbe, lakap ve künyelerin de bazı kurallara göre verildiğini hiç duymamıştım.
Bana söylediğine göre, künyelerdeki genel kural bir kişinin ilk çocuğuna,
özellikle de oğluna nisbetle verilmesiymiş (Ebu Ahmed, Ümmü Fatıma gibi). Yine,
bir kişinin adı Muhammet ise, ona verilebilecek lakaplardan biri Celaleddin
olurmuş. Ya da şahsın adı Yusuf ise, ona Sinaneddin lakabı verilirmiş. Halbu ki
ben eskiden bunları hep müstakil isim sanırdım, ya da onlar üzerinde hiç
düşünmezdim. Şimdi o dönemdeki cehaletimin derecesini hatırlayınca yüzüm
kızarıyor.
Nihat
Çetin hocamı, Osmanlı Arşivi’nden ayrıldıktan sonra çalışmaya başladığım bir
yerde benim üzerimde büyük emeği olan aziz hocam Prof.Dr. İsmail Erünsal’ın
aracılığıyla bir kez daha gördüm. Daha doğru bir ifadeyle huzurunda bulunmak
kısmet oldu. Bir gün, el yazmaları ve doktora tezim hakkında İsmail Erünsal
hocama sorunlarımı anlatırken, bana Nihat Bey ile de görüşebileceğini söyledi.
Birkaç gün sonra Nihat Hocam teşrif ettiler, ama rahatsızdı. Sadece on beş
dakika kadar konuşabildik, kendisine bazı el yazmalarının sonundaki ibarelerin
anlamlarını ve varak kenarlarındaki işaretleri sordum büyük bir vukufla o hasta
haliyle tatmin edici cevaplar verdi. Ayrıca, varak kenarlarındaki işaretlerden
ve sonundaki şifrelenmiş bir kelimeden hareketle Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde
kayıtlı bir el yazmasının MÜELLİF NÜSHASI olduğu tespitinde bulundu.
Nihat
Çetin hocamı dünya gözüyle son defa böyle gördüm. Kendilerinden son bilgilenişim,
son ışık almam oldu. Daha sonra 1991 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştular.
Büyük insandı, imanlı adamdı, hizmet eriydi, kelimenin tam anlamıyla insandı.
Huzurunda az bulunabildim, fakat onu hep akademik hayatımı yönlendirenlerden bir
büyük âlim olarak hatırladım. Onun gibi insanların yüzü suyu hürmetine
ülkemizin ayakta durduğuna inananlardan olduğum için, o nazik ve beyefendi
insanı her hatırlayışımda içimde bir yanma hissediyorum. Rabbım rahmet eylesin,
mekanı cennet olsun. Allah bilir ya, bir de bakarsınız öteki dünyada da
karşılaşır ondan daha çok istifade ederim. Sohbet mevzuu yine el yazmaları mı olur
onu bilemiyorum..
Merhum
Prof.Dr. Nihat Çetin Hocam’dan edindiğim bilgileri asla unutamam. Fakat daha da
önemlisi ondan aldığım ilhamla zihnimde oluşturduğum ve geliştirdiğim
ideallerdir.
Onun
şahsiyeti, âlimliği ve bilgeliğinden hareketle kendimce şöyle sonuçlar
çıkardım:
İlimle
ve düşünceyle meşgul olmak büyük titizlik ve ciddiyet ister. Soytarılardan, nam
ve unvan peşinde koşturanlardan, hırsızlardan, hortumculardan, müfterilerden,
yalancılardan, fırsatçılardan, çıkarcılardan, ahlaksızlardan, utanmazlardan,
geleneğimize saygı duymayanlardan, yöntemsizliği yöntem olarak
benimseyenlerden, iki kelime öğrendikten sonra herkesi küçümseyecek kadar
alçaklaşanlardan, binbir emekle kurulmuş ve geliştirilmiş bilim kurumlarını
berbat edenlerden, her konuyu ve başarıyı kendi çıkarlarına yontanlardan, kendilerinden
önce yaşayan bilim ve düşün insanlarına saygısızlık edenlerden, hak
tanımazlardan, insanımızı küçümseyenlerden, öğrencilerine saygısızlık edenlerden
ve din istismarcılarından asla ve asla ilim adamı ve düşünür olamaz.
ASLA
OLAMAZ. ASLA, ASLA, ASLA, ASLA OLAMAZ.
Böyle
kerih yaratıkların isimleri, bilim ve düşünce insanları arasında değil, UTANMAZLAR
PENTEON’UNDA YER ALMALIDIR.
Ve
böyle yaratıklara saygı duymak şöyle dursun, onlardan nefret etmeyi ve onları
rezil etmeyi bir ibadet kabul etmeliyiz.
Harun Anay/03.10.2013.
harunanay.blogspot.com
facebook.com/hasimharun.anay
twitter.com/HarunAnay
----
Üzerimizde çok büyük emeği olan saygıdeğer hocamı, sizi takip eden geniş zümrelere en güzel ifadelerle tanıttığınız için sadece teşekkür etmekle kalmayıp bize düşen vazifeyi de siz yerine getirdiğinizden dolayı ayrıca minnet duyduğumu belirtmek isterim. Biz, Hocamın son gurup talebe jenerasyonuyuz. Sizin de işaret buyurduğunuz gibi bizden hemen sonra hastalandı ve tekaüde ayrıldı. Zat-ı bendeganem, Hoca'yı son anına kadar yalnız bırakmayan talebesi olduğum halde cenazesinde bulunamadığım için hâlâ hayıflanırım. Bütün derslerini can kulağıyla dinlediğim, en iyi şekilde istifadeye çalıştığım halde olması gerekenin en cüzi mikdarını edinebildiğimi onun vefatından sonra acı bir şekilde anlayabildim. Alimin ilminden istifade için de belli bir seviye gerekiyormuş. Kendi algılama kapasitemin o gün için ne kadar geri olduğunu, hazinenin üstünde oturduğum halde çok az şey, elde edebildiğimi öğrendim ama iş işten geçmişti. Bu büyük hazineyi yitirmiştim. Ama ne yazık ki pişmanlık onu geri getirmedi. Erken bir dönemde talebesi olabilseydim, belki kazancım daha büyük olacaktı. Mevlam makamını Cennet eylesin. Cehennem yüzü göstermesin. Hocam-ı yâd-ı cemîl ile dile getirdiğiniz için tekrar teşekkür ederek sözümü noktalıyorum, Muhterem Harun Hocam!
YanıtlaSilBabıali Evrak Odası ketebesinden Kürelizade İbrahim Şemsi dâîleri...
Azizim Sultanım, sizin gibi doğrudan talebeleri varken benim Nihat Bey hakkında yazı yazmam pek münasip olmadı. Bunun farkındayım. Kusura kalmayınız. Sadece ödevimi yapayım diye düşündüğüm için yukarıdakileri karaladım. Sizin öğrendiklerinizi ve hatıralarınızı da okumak isterim. İnşallah bizi bundan mahrum etmezsiniz. Nihat Bey merhumun ne kadar büyük bir insan ve alim olduğun yukarıdaki yorumunuzu okuyunca daha da iyi anladım. Sizin gibi değerli ve bilgili dostlar ancak Nihat Bey gibi birinin yanında yetişirdi. Allah hocamıza rahmet eylesin, sizin gibi öğrencilerine de hayırlı ömürler ihsan etsin.
YanıtlaSilNihat Çetin Hoca'nın yazmalar ve metin neşrine dair vermiş olduğu derslerin notlarının olduğu ve yayınlanmayı beklediğine dair bazı söylentiler gelmişti kulağıma bir zamanlar. Öğrencilerinin bu konu ile ilgili yaptığı bir çalışma var mıdır acaba?
YanıtlaSilYorumunuzu geç gördüm, bu yüzden cevap yazmakta çok geç kaldım. Özür dilerim. Rahmetli hocamızın ders notları bazı öğrencilerinin özel kütüphanelerinde mevcut. Öğrencilerinden bazılarından bu notların fotokopilerini ben de almış idim. Nihat Çetin rahmetlinin ders notları, Diyanet İslam Ansiklopedisi'ndeki bazı maddelerde de bol miktarda kullanılmıştır. Bu konuda, bu ansiklopedinin özellikle eski kültür tarihimiz ve el yazmalarıyla ilgili maddelere bakabilirsiniz. Selam ve saygı ile.
YanıtlaSil