31 Ağustos 2013 Cumartesi

İSLAM ÜMMETİ ADINA HİLAL'E AŞK MEKTUBUM




SÂÂÂDECE BEEENNN SANA ÂŞIĞIM! NO’LUR GÜL YÜZÜNÜ KİMSEYE GÖSTERME HİLÂL’İM!..
Hilâl’im, canım benim! Dolunayım, bir tanem, nur tanem, kendine benzer yüzlüm, şekerparem, iki gözüm, Hilâl’im!
Sen benim sıcak günlerimde soğuk garpuzum, gış günlerimde bekmezimsin!
Herkes senden bahsediyor biliyor musun? Ama sadece konuşuyorlar. Ben ise sana âşığım. Onlara aldanma lütfen! Bu evrende seni seven sadece ve sadece bu aciz kulundur. No’lur bana inan!
Seni hiç görmediğimi biliyorsun. Dünya gözüyle hiç görmeden sevdim seni. Poturafını bile görmeden sana âşık oldum. Adın yetti beni delirtmeye. Hilâl deyince bir hoş oluyorum..
Dedeme sordum o da görmemiş seni. Sonra komşulardan soruşturdum nafile..Hiç kimse görmemiş seni. Ama herkes senden bahsediyor, her an senin adını tesbih ediyorlar: Hilâl, rü’yet-i hilal, kâmet-i hilâl, cülûs-ı hilâl, meşy-i hilâl, hilâlin doğuşu, hilâlin gurubu, hilâlin tutulması, Ramazan Hilâli, Vahhabi Hilali, İran Hilali, Türk Hilali, Pakistan Hilali..
Görüyorsun ya, ne kadar çok seni zikr ediyorlar..
Tanıdıklarımdan senin hakkında bilgi edinemeyince kaynaklara başvurdum. Son üç yüz yıldır yazılan bütün kitapları taradım, hiçbir müellif seni gördüğünü yazmamış.
Nihayet uzun araştırmalardan sonra, XVI. yüzyılın ortalarında vefat etmiş YONTULMAMIŞ ibn KÜTÜK HAZRETLERİ’nin, el-DANGALÂKİYYETÜ FADÎLETÜN ULVİYYETÜN (:Türkiye Türkçe’sine çevirisi: Dangalaklık Yüce Bir Erdemdir; Azeri Türkçe’sine tercümesi: Akıllı İnsanlar Hata Yapmaz) adlı meşhur kitabında senin hakkında biraz bilgi bulabildim. Rahmetli yazarın anlattıkları beni çıldırttı, kitabı okudukça kendimden geçtim, hayallere daldım, senden başka bir şey düşünemez oldum. O sırada evimin bahçesinde üstü açık bir yerde oturuyordum, kitaba bakarak seni hayalimde canlandırırken yumruk gibi dolu taneleri semadan nüzul etmiş üzerime. Çok sonra fark ettim bunu. Kendime geldiğimde her tarafım kan içindeydi..
Merhum bilginimizin kendisi de seni görmemiş. Ama eski alimlerden duyduklarını anlatıyor değerli kitabında. Onun rivayetine göre;
-Asırlardır bazı alim ve yöneticilerimiz seni göremedikleri için aniden ölmüşler. Doğru mu bu Hilâl?
-Senin yüzünden insanlar ikiye ayrılıp kimisi senin nurdan, kimisi ise ateşten yaratıldığını iddia etmişler. Hangisi doğru Hilâl’im?
-İstanbul Rasathanesi’ni dönemin sultanı senin rahat görülmeni engelleyebileceği gerekçesiyle yıktırmış. Doğru mu canım?
-Senin hakkında bilgiler içerebileceği gerekçesiyle Türkler çok az okur-yazar hale gelmişler, yazılanları da imha etmekte imişler. Aslı var mı bunların gözümün nuru?
-Stalin senin yüzünden binlerce Türk’ün canına kıymış. Bu rivayet sahih mi?
-Hitler, senin adın aklına geldikçe rakı içermiş, öteki zamanlarında da hacı yağı sürmeyi ihmal etmezmiş. Buna ne dersin ciğerim?
-Kuşlar sana yükselmek ve sana yakın olmak için gökyüzünde fazla kalmak isterlermiş. Hakikaten öyle mi dalağım?
-Kleopatra, sana rakip olmamak için kasten çirkinleşmiş. Ne dersin?
-Seni görmeyen insan Müslüman olamazmış; imanına güvenilmezmiş, görmemekte ısrar eden ise gavur olurmuş. Hakikaten öyle mi?
Yoksa, Abuziddin el-Yalaka Hazretleri’nin, Men lem Yera el-Hilâle fe Hüve Evküz (:Türkiye Türkçe’sine çeviri: Hilâl’i Görmeyen Öküzün Ta Kendisidir; Azeri Türkçe’sine tercümesi: Nizamî, Büyük Bir Şairdir) isimli meşhur telifkerdesinde buyurduğu gibi seni görmekle ilgili rivayetlerin çoğuna güvenilmez mi?
Bütün bunlar doğru mu Hilâl! Yoksa, üstadımız Yalaka merhumun dedikleri gibi anlatılanlara güvenmeyeyim mi?
Hilâl, Sevgilim! Bir hilâl uğruna nice güneşler batar derler; sen beni batırma! Eğer gül cemalini göstereceksen no’lur sadece bana göster!
Ne edersen et, ben seni yine de seviyorum, sana âşığım. Ben rü’yet-i Hilâle değil, adına aşığım..

Harun Anay/Ağustos 2013
----


İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDEKİ FELSEFE DERSLERİNE KURULAN TUZAK




İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDE Felsefe Dersleri’nin AZALTILMASI (:Kaldırılması Teşebbüsü) ÜZERİNE
Son günlerde, ilahiyat fakültelerinde felsefe derslerinin azaltılması, daha doğrusu kıytırık bir hale getirilmesi tartışılıyor bazı çevrelerde. Tartışılıyor dediysem binlerce insanın gündeminde olan bir konu değil. Çok sınırlı bir entelektüel ve dantelektüel kesimin rahatsızlıkları söz konusu. Aslında, ilahiyat fakültelerindeki felsefe hocalarının dışında pek ses çıkaran da yok. Bu fakültelerdeki hocaların hepsi bu gelişmeye tepki gösterdi mi, gösteriyor mu bilinmez. Tepki gösterenlerin bazıları niye, niçin ve nasıl böyle bir büyük icraatın içinde bulunuyorlar o da başka muamma..
İlahiyat fakültelerinde felsefe derslerinin azaltılmasına üzülen, böyle bir kesintinin hem bu fakülteler için hem de genel olarak ülkemiz için iyi bir gelişme olmadığını dillendirenler arasında SAMİMİ OLANLARA, saygım, sevgim ve başarı dileklerim sonsuzdur. Onları her zaman hürmetle selamlıyorum. SAMİMİYETSİZ OLANLARA SÖZÜMÜZ DAHA SONRAKİ ZAMANLARDA ELBETTE OLACAK, OLMALI. BİZİM İŞLERİMİZDEN BİRİ BUDUR. Bu böyle biline ve bir yerlere büyük harflerle not alına!..
Yıllardır ilahiyat camiasının içinde bulunan, gelişmeleri gözlemleyen, bir miktar da olsa İslam düşüncesi tarihini ve çağdaş Türk düşüncesini bilen biri olarak, benim bakış açım ise tamamen farklıdır. Açık, çok açık, şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazıyorum:
İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDE OKUTULAN FELSEFE DERSLERİ TAMAMEN ve MUTLAKA KALDIRILMALIDIR
Hemen, derhal, bir an önce, yarın sabaha kalmadan, hiçbir adı sanı kalmayacak şekilde usturayla kazınarak kaldırılmalıdır. Hatta ve hatta ilahiyat fakültelerinin kütüphanelerindeki bütün felsefe kitapları imha edilmeli, mevcut hocalar -şayet kabul eden olursa- başka fakültelere postalanmalıdır. Bu işlem yapılırken ben de dahil bu fakültelerde felsefeci adını taşıyan kim olursa olsun hiçbirin gözünün yaşına bakılmamalıdır.
Şaka yapmıyorum. Gayet ciddiyim. Bu ülkede beni zerre kadar dinleyen varsa, onlara SAMİMİ TAVSİYEM AYNEN BUDUR.
Niçin bu şekilde düşündüğümü biraz açayım isterseniz. Bu derslerin kaldırılmasıyla:
1-Ülkemizin en önemli sorunlardan birinin laik-dindar çatışması değil, dindarımsı ile dindar kavgası olduğu tatışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkacaktır;
2-Ülkemizin temel düşünce sorunları, düşünce ve bilimin niçin az geliştiği veya hiç gelişmediği ve bu kepazeliğin arkasında kimlerin olduğu daha iyi anlaşılacaktır;
3-Kendisine dindar diyen kesimin yıllardır içine düştükleri zihin konforu bir miktar da olsa sona erecek esas tehlikenin nereden ve kimden geldiği ortaya çıkacaktır;
4-İlahiyat fakültelerinde kendilerine felsefeci denilen kişilerin bazılarının zihniyetleri, birikimleri, ahlakları ve dünya görüşleri her kes tarafından daha rahat görülebilecektir;
5-Her konuda ahkam kesen, bülbülün ötüşüne bile müdahele etmeye çalışan ve gezegenlerin hareketleri hakkında fetva veren dilli düdüklerin bu konuda ne düşündüklerini daha açık görme imkanımız doğacaktır;
6-Dindarımsı ile dindar arasındaki büyük uçurum gözler önüne serilecektir;
7-Akılsız, düşüncesiz ve felsefesiz din tahsilinin nelere yol açabileceği daha iyi anlaşılacaktır;
8-Düşünce ve bilim hayatımızla ilgili üstünü örttüğümüz, görmezden geldiğimiz ve hatta inkar ettiğimiz onlarca, yüzlerce sorunla yüzleşme imkanı doğacaktır;
9-Pek çok kişinin büyük ümitlerle baktığı, yüksek derecelerde gördüğü ve insanlık tarihinin en büyük lideri, siyasetçisi, bürokratı, din adamı, din görevlisi, dindar zengini, şeyhi, fakihi, bilgini, düşünürü, uzmanı ve stratejisti kabul ettiğini -bizce büyük bir kısmının kalitesi malum- zevatın hakiki vasıfları ve niyetleri daha iyi görülebilecektir;
10-Dine inanan kesim arasında konuşlanan dindarımsı asalakların azgınlıkları daha çok ortaya çıkacak, böylece iyi niyetli olan vatandaşlarımız sorunlarımız hakkında daha net kanaate sahip olabileceklerdir;
11-İlahiyat fakültelerinde kapalı devre çalışan, sen ben bizim oğlan hesabıyla felsefecilik yapan veya yaptığını sanan bazı büyük bilginimsi ve filozofumsuların bundan sonra nasıl bir çizgi takip edeceklerini de görme imkanına kavuşacağız;
12-Ülkemizde bilim ve felsefenin mevcut perişan haline şimdiye kadar kimlerin sebep olduğunu da daha açık görebileceğiz;
13-Bilim ve felsefe alanında pek çok ülkeden daha iyi durumda olduğumuza dair temelsiz görüşler de sorgulanmış olacaktır;
14-Hiç felsefe okumamış ilahiyat mezunlarının nasıl azgınlaşacaklarını, ne kadar bağnazlaşabileceklerini ve ne çok irticai fikir yumurtlayacaklarını da bilme imkanına kavuşacağız;
15-Zaten büyük ölçüde kendi içine kapanık olan ilahiyat fakültelerinin daha da içine kapanmasıyla başımıza neler gelebileceğini de görmüş olacağız;
16-İlahiyat fakültelerinde hadis, tefsir, fıkıh ve kelam gibi alanlarda görev yapan araştırma görevlisi, okutman ve öğretim üyelerinin hakiki görüşlerini, inançlarını ve tavırlarını görme imkanına kavuşacağız;
17-Düşman ordularına saldırır gibi ilahiyat fakülteleri, öğrencileri ve hocaları üzerine üşüşen cemaatların, tarikatların ve dini grupların hakiki niyetleri de daha iyi ortaya çıkacaktır;
18-Kendisine dindar diyen kesime mensup pek çok kişi, yıllardır samimi davranmayıp ülkemizde ‘Asla irtica yoktur!’ sloganını attılar. Felsefe derslerinin kaldırılmasıyla Türkiye’de irtica varmıymış, yokmuymuş hepimiz öğrenmiş olacağız;
19-Hemen hemen her kesimin dini bir ibadet telakki ettiği TAKİYYE KÜLTÜRÜNDEN ÇIKIP samimiyet ve yiğitlik dönemine geçme imkanı doğacaktır;
20-İlkokul çocuğu seviyesinde bile İslam hakkında bilgi sahibi olmamalarına ve İslam düşüncesinden zerre miktarı nasipleri bulunmamasına rağmen, büyük düşünür ve bilim adamı edasıyla ortalıkta kıvıran Batıcı, solcu, sağcı, liberal, komunist, faşist, Marxist, sosyolog, psikolog, siyaset bilimci, iktisatçı, ateist, deist, tarihçi ve edebiyatçı gibi sıfatlar taşıyan bireylerin kendi durumlarını bir kez daha gözden geçirmelerine sebep olacaktır.
Evet bu gibi sebeplerle İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDE FELSEFE DERSLERİNİN TAMAMI tereddütsüz kaldırılmalıdır.
ALLAH İÇİN, Melekler yüzü suyu hürmetine, MUHAMMED ALEYHİSSELAM AŞKINA, Sahabe-i Kiram hatırına, BÜTÜN VELİLER HÜRMETİNE, yaşayan ve yaşamayan din büyüklerinin ayaklarının toprağı hatırına LÜTFEN, MERHAMETEN, YALVARIYORUM ilahiyat fakültelerindeki felsefe derslerini kaldırınız!
Sözün özü şudur: SORUN ZATEN BÜYÜKTÜ, DAYANAMAYAK KADAR BÜYÜSÜN, ANCAK O ZAMAN KURTULUŞ YOLUNU BULABİLİRİZ.
Biz ise kiminle savaşacağımıza çoktaaaaan karar vermiş durumdayız. Sorunlar ne kadar büyük olursa, savaşımız da o kadar azametli olacak, ülkemiz insanını ikna etme gücümüz o kadar çok artacaktır.
Bundan dolayı son günlerde çok sevinçliyim. Uçacak gibiyim. Pek çok kişinin görmezden geldiği veya göremediği, ama yıllar önce benim gibi bazı kişilerin teşhis ettiği hastalıkları daha çok kişinin fark etmelerini hayal etmek beni heyecanlandırıyor.
ŞÜKÜRLER OLSUN RABBİM! Bu günleri de gördük. Hamd olsun sana!
Hayvan ile insan arası bir çukura yerleştirdiğin dindarımsı insanımsılardan bizi farklı yarattığın için SANA SONSUZ ŞÜKREDİYORUZ.
Harun Anay/Ağustos 2013
----

MISIR'DAN HABER ALIYOR MUSUNUZ?




MISIR'DAN HABER ALIYOR MUSUNUZ?
Birden bire Mısır olayları gündemimizden düştü, farkında mısınız? Niçin acaba? Olaylar durdu mu? Bütün sorunlar çözüldü mü Mısır'da?
Yoksa, haftalardır şahit olduğumuz kardeşlik, acı, liderlik, rabia işaretleri, Şehit Esma'mız için dökülen göz yaşları abartılı veya sahte miydi?
Ya da birileri bile bile BİZİM DUYGULARIMIZLA MI OYNADILAR?
Ne oldu gerçekten? Niçin gündemimizden düştü Mısır? Neden yazılı ve görsel basınımızda artık bir paragraf kadar yeri zor kaplıyor?
Mısır'ı belki de onlarca yıl sürecek bir ateşin içine attıktan sonra, nasıl da aniden, hiç umulmadık şekilde ve hiç bir şey olmamış gibi kenara çekildiler?
Nereye gitti kahramanlarımız? Neredeler Mısır'daki kardeşlerimizi ve bizi kışkırtan vicdansızlar? Şimdi nerede böyyyyük stratejist ve uzmanlarımız? Ne yapıyorlardır sizce?
Şunu yapmaya başladılar (Bu olaylar olurken yaptıkları soygunlar, hırsızlıklar, sahtekarlıklar, din istismarları, felsefe düşmanlığı, el yazmaları tahribatı, kültür düşmanlıkları, medeniyet vahşilikleri, arazi yağmaları, kadro talanları, binbir yobazlık uygulamaları ve VİLLA HEDİYELEŞMELERİ hariç):
1-Mısır'daki darbenin arkasında İsrail ve siyonistler bulunduğunu ilan ettiler. Bunu yaparak, sorunu büyük ölçüde bitirdiler. Böylece, ‘Bizim daha fazla yapacak bir şeyimiz yok’ demeye çalıştılar.
2-Doğrudan veya dolaylı yollarla, Müslüman Kardeşler üyelerini suçladılar. Dediler ki, bu adamlar tecrübesiz, keşke bizim gibi tecrübeli olsalardı; keşke bazıları akılsızlık yapmasalardı; keşke insanların canlarını tehlikeye atmasalardı; Mürsi keşke şu şu hataları yapmasaydı vs. vs.
3-Sorunu hemen bilinmezler dünyasına attılar. Dediler ki, evet Mısır olaylarında istediğimiz olmadı, ama Türkiye geleceğe yatırım yaptı, ülkemiz ÖYLE BİR TOHUM ATTI Kİ İLERİDEKİ YILLARDA BUNUN ETKİSİ MUTLAKA GÖRÜLECEKTİR;
4-Kendilerinin dışında hiç kimsenin anlayamayacağı bir üslupla, ‘Yönetimleri kaybettik ama halkları kazandık’ dediler. Halklar kim, hangi halk, halkın ne kadarı, kazandığınıza dair deliliniz ne ve kazanınca ne olacak gibi soruları sormaya takatimiz kalmadı;
5-‘Sonuç ne olursa olsun biz ilkeli tavır gösterdik’ dediler. Yani, bu dünyayı kaybettik öteki dünyaya bakalım demeye getirdiler. Ya da son zamanların meşhur ifadesiyle, 'Maçta biz yenilmedik, aslında kazanmak için süre yetmedi' hikmetini yumurtladılar. Bunların bahsettikleri ilke nedir, kimin ilkesidir, neye göre ilkedir, ilkeli tavır aldıklarını biz nasıl anlayacağız belli değil. En önemlisi ise, yüzlerce konuda İLKESİZLİKLERİ TESCİLLİ OLAN ZEVATIN Mısır meselesinde niçin ilkeli olma damarları kabardı, onu da bilmiyoruz.
Hülasa dostlar, Mısır'ı yaktılar. Çok sevdiğim mağdur, mazlum ve gariban Mısırlıları ateşe attılar. İnşallah en kısa zamanda bir yolunu bulup kurtulurlar, ama kısa vadede zor görünüyor..
Mısır olayları ortaya çıkmaya başlayınca bazı dostlarımız çok heyecanlandılar ve üzüldüler. Biraz ihtiyatlı olalım, biraz daha sabredelim dediysem de sesime az kişi kulak verdi. Yapmaya çalıştığım tarihte olduğu rivayet edilen bir olayı ve haddim olmayarak kahramanını taklit etmekti. Malumunuzdur:
Hz. Muhammed Efendimiz vefat etmiş. Sahabiler şoka girmiş, bazıları delirecek gibi olmuş. Adalet timsali Ömer Efendimiz bile kılıcını çekip, 'Kim Muhammet öldü derse, kellesini uçururum' diye nara atıyormuş.
Anlatıldığına göre, seçkin sahabiler arasında BİR TEK ADAM duruma el koymuş: Hz. Ebu Bekir Efendimiz. Demiş ki: 'Beni dinleyin! Muhammet ölmüştür. Her kim Allah'a tapıyorsa O bakidir, Muhammed ise ölmüştür'.
O andan itibaren sahabiler şoktan uyanıp kendilerini toparlamışlar.
Vaktiyle bir büyüğüm bu hadiseyi anlattıktan sonra, 'HAKİKİ HİKMET SAHİBİ OLMAK, HAKÎM OLMAK HZ. EBU BEKİR'İN TAVRINA SAHİP OLMAKTIR, HZ. ÖMER'İN TAVRINI GÖSTERMEK DEĞİL' demişti.
Yapmak istediğim sadece buna benzer bir şeydi. Sağa sola kılıç sallayarak hikmetli davrandıklarını sanan ve benim gibi düşünenleri suçlayan dostlarımız inşallah Mısır'ı unutmamıştır.
BEN İSE MISIR’ı, mazlum halkını, oradaki dostlarımı ve son olayları ÖLÜNCEYE KADAR ASLA UNUTMAYACAĞIM.
Fakat DİNDARIMSI AKADEMİSYEN, KIŞTIRTICI AJAN, utanmaz UZMAN, sahte STRATEJİST, yalancı SİYASETÇİ, liyakatsiz BÜROKRAT ve dindarımsı İSLAMCI'nın Mısır'ı büyük ölçüde unuttuğu kesindir, onlar şu sıralar kendi çıkarları için yeni maçlara bakıyorlar..
Harun Anay/Ağustos 2013.
----


CAMİDEKİ ALTIN ÖĞÜTLER




SİZCE AŞAĞIDAKİ ÖĞÜTLER NASIL BİR AHLAK SUNUYOR BİZE?
Geçenlerde İstanbul’daki büyük ve meşhur bir caminin giriş kısmında aşağıdaki öğütlerin ilan tahtasına yapıştırıldığını gördüm. Kalem kağıt hep yanımda olduğu için hemen, aynen kaydettim. Tam anlamıyla tutulması halinde bu öğütler bizi nasıl bir ahlak anlayışına ulaştırır diye yaklaşık bir haftadır düşünüyorum..
Bilmiyorum sizi de düşündürtecek mi aşağıdaki öğütler?
Yoksa, boş veeeer, laf ola torba dola mı diyeceksiniz?
‘ALTIN ÖĞÜTLER
-Yalancı ile tanışma!
-Kendini bilmezle tartışma!
-Hasisle konuşma!
-Edepsizle dolaşma!
-Ahmağa işini danışma!
-Soysuzla el tutuşma!
-Serapa koşma!
-Nankörle buluşma!
-Cahilin işine karışma!
-Haddini aşma!
-İmansızla barışma!
-Allah’ın yolundan şaşma!’

Harun Anay/Ağustos 2013
----


DİNDARIMSIYLA SEVİŞME CEZASI




ÖTEKİ DÜNYA İLE İLGİLİ EN BÜYÜK ENDİŞEM
Günahlarımın sevaplarımdan çok olduğunu biliyorum. Rabbımın merhametinden başka sığınağım da yok. Sahip olduğum günahlara rağmen, hala cennete gitme ümidim var. Sebebi ise, Yüce Allah’ımın kendisinden umut kesmememize dair buyruğu.
Günahlarım var dedim ya..
Öteki dünyadaki durumumla ilgili bir kaç ihtimal var:
1-Günahlarımın hepsini Rabbım affeder, doğrudan doğruya beni cennete sokar. Bu durumda sorun yok, şükretmekten başka diyeceğim bir şey de yok.
2-Günahlarımdan dolayı beni ebedi cehenneme atar. Bunun olmayacağını umut ediyorum, zira Allah’a inanıyorum, O’ndan ümit kesmiyorum.
3-Günahlarımdan dolayı beni bir müddet cehennema atar, daha sonra cennete ulaştırır.
İşte bu son durumla ilgili benim zihnimi meşgul eden sorunlarım var. Azap edecekse ne türden azap acaba? Bildiğimiz kaynar su içinde yanma veya ateşte yakma gibi şeyler mi, yoksa bilmediğimiz türden bir ceza mı olacak?
İşte bu sorular zihnimi kurcalayıp dururken aklıma bir fıkra geldi, onu anlatayım.
Fıkra bu ya..
Saddam Hüseyin ölmüş. Zebaniler adamı almış bir yere götürmüşler. Saddam’a sağa bak demişler, bakınca orada çiçekler, kuşlar, güzel manzara ve ortasında insanlar sohbet ediyor.
Zebaniler, Saddam’a sola bak demişler. Bir de bakmış ki Stalin ile Marilyn Monroe bir havuzun içinde sevişiyorlar. Saddam, ‘Ben buraya gitmek isterim’ demiş. Zebaniler de oraya atmışlar.
Saddam havuza atılır atılmaz, ortalık kaynamaya başlamış. Kızgın sular fokur fokur. ‘Yandım anam!’ deyu bağırmaya başlamış. Nihayet kendine gelip, ‘Yav ben biraz önce Stalin ile yanındaki kadının durumunu görüp onun için buraya gitmek istiyorum dedim. Bu ne, ayıp değil mi, bir müslümana böyle şey yapılır mı?’ diye Zebanilere zormuş.
Zebaniler de cevaben:
‘Doğru, havuzda gördüğün gerçekti, ama o gördüğün MARİLYN MONROE’un CEZASIYDI’ demişler.
Öteki dünyada bu fıkranın benzeri gerçekleşirse ne olacak halim diye endişeliyim. Düşünsenize, Marilyn Monroe’u cezalandırmak için Stalin ile seviştiriyorlar.
Beni de cezalandırmak için DİNDARIMSI BİR KADIN veya ERKEKLE SEVİŞTİRİRLERSE?
Veya, cezalandırmak için çok uzun süre BİR DİNDARIMSIYLA SOHBET ETMEYE BENİ MECBUR TUTARLARSA? Bu kadar uzun süre öteki dünyada dindarımsının DİNE HİZMET MARTAVALLARINI DİNLEMEYE NASIL TAHAMMÜL EDEBİLİRİM???!..
Yahut, sohbet etmeye mecbur bırakıldığım dindarımsı çakal, 'Yalan dünyada felsefeye tahammül ettim, ahirette felsefeden bahsedeni vururum!' derse, ben ne yaparım??! Katil olurum herhalde..
Valla karar verdim, eğer böyle bir ceza verirlerse, cehennemde kendimi öldürüp İNTİHAR ETMEYİ DÜŞÜNÜYORUM.

Siz ne yaparsınız bilmiyorum..

Harun Anay/Ağustos 2013
----

KANUNİ DÖNEMİNDE OSMANLI DEVLETİNİN DIŞ SİYASETİ




HEY GİDİ GÜNLER HEY!..
Tarih kitaplarından bazı bilgileri öğrendikçe insanın içi bir hoş oluyor. Keşke o dönemlerde yaşasaydım diye geçiriyorum içimden..
Tarih böyledir işte, büyük güçtür. Bazen insanı akıllandırır bazan ise delirtir. Tarihten hatırımda kalan bazı bilgileri sizlerle paylaşırsam sanırım sizler de benim gibi oturduğunuz yerde hayallere dalar kendinizden geçersiniz.
Devir Kanuni devri. Şunlar oluyor:
1-Osmanlı Sadrazamı; Fransız ve İngiliz siyasetçilerine haddini bildiriyor ve Libya’da binlerce kişinin katıldığı bir miting yapıyor, bu mitingde herkesten fazla alkış topluyor;
2-Sadrazam, Ankara’dan gür bir sisle Kahire’de Tahrir Meydanı’nda toplananlara hitap ediyor, meydanda teşekkür kabilinden gök gürültüsüne benzer bir ses duyuluyor;
3-Sadrazam, Ankara’da yaptığı bir konuşmada, Mısır’ın eski müstebidi Hüsnü Mübarek’e, ‘Defol! Çabuk defol! Beni yanına getirme!’ diye çıkışıyor; bu ilahi sadayı duyan zalim Mübarek, ‘Peki abi, ben ettim sen etme! Elini ayağını öpeyim buraya gelme!’ dedikten sonra kuyruğunu kıstırıp köşeye çekiliyor;
4-Sadrazam ve hariciye nazırı, Ankara-Şam arasında mekik dokuyor, bu haddini bildirme toplantılarından sonra Suriye rejimi Türkiye’nin bir vilayeti olmayı kabul ediyor, ama bizimkiler reddederek, ‘Oturun oturduğunuz yerde! O kadar da demedik, bizim vatandaşımız olmayı daha hak etmediniz’ diyorlar;
5-Sadrazam, Lübnan’da kendisi adına düzenlenen bir mitingde halka hitap ediyor ve İsrail’e meydan okuyor;
6-Hariciye Nazırımız, kimsenin cesaret edemeyeceği kadar kendinden emin bir şekilde Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile görüşüyor ve dünyaya meydan okuyor;
7-Maliye ve Hazine Nazırlarımız, Avrupa’daki iktisadi buhranın nasıl çözülebileceğine dair uzun bir nutuk irad ettikten sonra, bu işten sorumlu olanların kulağını çekerek, ‘Ne halt ederseniz edin, ama pisliği bize bulaştırmayın!’ diyorlar;
8-Hariciye Nazırımız; Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Yunanistan, Balkanlar ve Kafkas Ülkelerine nizam veriyor, nasıl bir stratejik derinlikle işbirliği yapabileceklerine dair bu ülkelere yol gösteriyor;
9-Sadrazam, Birleşmiş Milletler’in yapısını eleştiriyor. Güvenlik Konseyi üyelerini azarlayarak, ‘Haddinizi bilin! Hükümranlığınızın dönemi artık bitti, aklınızı başınıza alıp teşkilatı düzeltin!’ diyor; onlar da felaket mahcup olarak, ‘Tamam abi, yarına kalmaz düzeltiriz, söz veriyoruz’ diyorlar; ne olur ne olmaz diye de Obama ile Putin’i Sadrazam’ın elini öpmek için Ankara’ya gönderiyorlar;
10-Sadrazam, Medeniyetlerarası İttifakı adlı dahiyane projeyle bütün dünya ülkelerini, ırklarını, dinlerini, medeniyetlerini, kültürlerini ve mezheplerini tek bir çatı altında topluyor;
11-Amerika Birleşik Devletleri’nde eyaletler arasında ortaya çıkan buhranın nasıl çözülebileceğine dair stratejistlerimiz fikir geliştiriyor ve hakkına razı olmayan eyalet valileri Beyaz Saray’ın bahçesinde basın mensuplarının gözleri önünde ve Sadrazam’ın nezaretinde FALAKAYA YATIRILIYOR;
12-Herkes İran’a karşı çıkarken Sadrazam ve Hariciye Nazırı, bu ülkeyi destekleyip dünyaya meydan okuyor;
13-Sadrazam, Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı’na ‘One minute ÜLEN!’ diyor ve ardından İsrail Cumhurbaşkanı’nı HÜNGÜR GÜNGÜR AĞLATIYOR;
14-Sadrazam, Mısır ve Arap dünyasına LAİKLİK ihraç ediyor;
15-Sadrazam ve Hariciye Nazırı, bütün Afrika Kıtası’na nizam veriyor ve azgınlık yapan ülke liderlerinin otuz iki dişini de söküp hayatları boyunca çorba içmeye mecbur bırakıyor;
16-Osmanlı halkı kendi aralarında, ‘Şayet Arap ülkelerinde seçim yapılsa bizim Sadrazam kesin yüzde doksan dokuz onda dokuz oy alır’ diye sohbet ediyor;
17-Osmanlı Devleti, bütün dünya ülkelerine, özellikle de Arap ülkelerine model ülke oluyor; bunu başarmak için de ilk iş olarak Sadrazam’ın resimlerini bu ülkelere gönderiyor;
18-Osmanlı araştırma enstitüleri ve merkezleri, başka ülkelerdeki karınca ve kum sayısını bilecek kadar uzmanlara sahip oldukları için her ülkenin gelecek ON BİN YILDA HANGİ AŞAMALARDAN GEÇECEĞİNE DAİR raporlar yayımlıyor;
19-Sadrazam, Avrupa Birliği’ne kızıp ‘Siz kimsiniz ulan! Ben gidiyorum, herkes benim yanıma gelmeye mecburdur’ diye efeleniyor; bunun üzerine de her Avrupa ülkesi lideri kendisini affettirmek için yalın ayak ülkelerinin başkentlerinden Ankara’ya kadar yürüyorlar;
20-Sadrazam bu başarılarından sonra, ‘BU DÜNYA BİR SADRAZAMA YETMEYECEK KADAR KÜÇÜKMÜŞ’ diye çevresindekilere dert yanıyor;
Ne günlermiş be!..
Hayali cihan değer..
Bilmem ki ilerde böyle günleri bir daha yaşar mıyız?
Yoksa bizden sonraki nesiller mi görür?
MEHDİ ALEYHİSSELAM NERDESİN?
Lütfen ÇABUK GEL!..

Harun Anay/Ağustos 2013
----

DİYANET HELAL LOKMANIN NE OLDUĞUNU BİLMEZ




DİYANET HELAL LOKMA VAAZLARI VERDİ, PEKİ KENDİSİ NE OLDUĞUNU BİLİYOR MU?
Diyanet'imiz geçen Ramazan Ayı boyunca, İlahiyat hocalarının maddi ve manevi destekleriyle helal lokma vaazları verdi. Maşallah ve barekallah. Herhalde istifade eden olmuştur. Ben hiç istifade etmedim, edemedim. Esasen çoktan beri böyle lakırdılara, öğrenmek için değil bilimsel inceleme ve ne olup bitiyor öğrenmek için kulak veriyorum. Konuşanların çoğunu tanıdığım, onların özel hayatları ve mazilerini bildiğim için dinlerken bir tuhaf oluyorum. Lütfen inanın bana aklımda vaazlarından hiçbir şey kalmıyor. Eğer not almasam, konuşmaları bittiğinde bir tek kelime bile hatırlayamıyorum.
Bu kadar da gerçeklerden kaçılamaz, bu kadar da hakikatlar gizlenemez diye içimden geçiriyorum, bazan da bulunduğum ortamda söylenip duruyorum. Bu zevatı dinlerken televizyonu kapattığım da oluyor, ibadet yerine geçmek üzere Türk kültürüne uygun elfaz kullandığımda oluyor. KULAKLARI ÇINLASIN KABİLİNDEN..
Takip edebildiğim kadarıyla, helal lokma vaazı verenler, sözün esas muhataplarına yönelik hemen hemen hiç bir şey söylemediler. Sözün muhatapları kimler olmalı?: İktidar sahipleri, siyasetçiler, üst düzey bürokratlar, ülema, uzmanlar, stratejistler, sermayedarlar ve en önemlisi de bizzat diyanetin kendi personeli ile memleketimizin okumuş yazmış kesiminin tamamı.
Kendilerini düzeltmek için zerre adım atamayanlar, siyasi güç sahipleriyle sermayedarlara dişini geçiremeyenler, geride kalan geniş halk kitlelerini helal lokmaya davet ediyor.
Peki böyle bir durumda helal lokma ne anlama geliyor? Anlamı şu:
EFENDİLERİNİZİN SOYGUNLARINA KARIŞMAYIN!..
Oturun oturduğunuz yerde, verilene razı olun!..
Ne oluyor yükseklerde diye sorular sorular sorup saçmalamayın!..
'Diyanet helal lokmanın ne olduğunu bilmez' diye bunun için diyorum.
Bilse böyle yapar mıydı?

Harun Anay/Ağustos 2013
---


EKMELEDDİN İHSANOĞLU ve TÜRKİYE'DE SİYASETİN YAPILIŞ TARZI




TÜRKİYE’DE SİYASETİN NASIL YAPILDIĞINA DAİR MÜKEMMEL BİR ÖRNEK: Lütfen Ekmeleddin İhsanoğlu’na Yöneltilen Eleştirileri Yakından Takip Ediniz
Ülkemizde siyasetin nasıl yapıldığını çok iyi gösteren bir örneğe şahit oluyoruz son günlerde. Bazı büyük siyasetçilerimiz ve yöneticilerimiz, Mısır’daki askeri darbe aleyhinde faaliyette bulunmakta yeterli derecede aktif olmadığı için İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nu eleştirmekteler.
Bahsi geçen siyasetçilerimizin iddialarına göre, Ekmeleddin İhsanoğlu bu darbe aleyhinde tavır koymalı, aleyhte açıklamalar yapmalı, yöneticisi olduğu teşkilatın imkanlarını kullanarak darbeyi yapanlara baskı yapmalıydı. Bütün bunları yapamıyorsa istifa etmeliydi.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nu -teşehhüt miktarı da olsa- şahsen tanırım. Kendisine nisbet edilen ve pek çok kişinin bilimsel dediği çalışmalarının büyük bir kısmını incelediğimi söyleyebilirim. İdari faaliyetlerini ise uzaktan yıllardır takip etmekteyim. Ulusal ve uluslar arası ilişkileri hakkında da biraz bilgi sahibiyim diyebilirim. Bütün bu bilgi ve tecrübeleri göz önüne aldığımda, benim böyle bir kişinin zihniyeti ve ahlakıyla uyuşmamın mümkün olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim. O ve onun gibiler hakkında bundan sonra akademik yayınlarım olacağı için burada ayrıntıya girmiyorum. Bundan dolayı lütfen samimiyetimden emin olunuz, onu savunmayı aklımın ucundan bile geçirmem, böyle bir fiili kendime yakıştıramam.
Bütün bunlara rağmen, Ekmeleddin İhsanoğlu’na yöneltilen eleştirilerin ülkemizde nasıl ve niçin siyaset yapıldığını gösteren enfes bir örnek olduğunu dile getirmek için bu konuda yazıyorum.
Ekmeleddin İhsanoğlu İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Genel Sekreteri’dir. Amerika’nın etkisiyle kurulmuş, baştan beri körfez ülkelerinin sermayesiyle hayatını devam ettiren ve merkezine Suudi Arabistan’ın evsahipliği yaptığı bu teşkilattan daha fazlası beklenemez. Esasen burada temel olan devletlerin siyasetleridir, devletlerin çoğunluğu veya tamamı herhangi bir konuda anlaşmadıkları takdirde de genel sekreterin yapacağı fazla bir şey yoktur. Ondan daha fazlasını beklemek abestir.
Diyelim ki, bütün bunlara rağmen, adı geçen zat feveran ederek Mısır’daki askeri darbeyi görülmemiş şekilde eleştirdi ve lanetledi. Tavrının bir işe yaramayacağını görünce de istifa etti.
NE OLACAK? Darbeciler geri mi adım atacaklar?
Böyle bir tavrın mevcut siyasi şartlarda, fazla bir işe yaramayacağı gün gibi aşikardır.
Bunları ülkemiz siyasetçileri ve yöneticileri bilmez mi? Bilirler. Bal gibi bilirler. Çok çok çok iyi bilirler. Sizden ve benden daha iyi bilirler.
Siyasetçi ve yönetcilerimiz başka şeylere de hepimizden çok daha fazla vakıftırlar. Mesela, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun onlarca yıldır Suudi Arabistan Devleti, Krallığı ve Yöneticileriyle ne kadar yakın ilişkiler içinde bulunduğunu pekala bilirler. Onun, meslek hayatının hiçbir döneminde Suudi Arabistan Krallığı’nın razı olmadığı bir şeyin içinde bulunmadığını da herhalde duymuşlardır.
Siyasetçi ve yönetcilerimiz; aynı zatın Amerika Birleşik Devletleri’yle yakın irtibatlarına da hepimizden çok daha fazla şahit olmuşlardır.
Bu kadar yakından tanıdıkları bir zatı büyük çabalar gösterip genel sekreter seçtiriyorlar. Sonra bu başarılarıyla övünüyorlar. Nihayet BİR SEBEPLE eleştirip harcamaya çalışıyorlar.
Niçin?, Niçin acaba?
Bu sorunun cevabı ülkemizde siyasetin nasıl ve niçin yapıldığına bizi ulaştırabilir. Mesela şunlar akla gelebilir:
1-Siyasetçimizin başka ülkelerle ilgili söyledikleri her söz ve aldıkları her karar, büyük ölçüde iç siyasete yöneliktir; iç siyasette kazanmak için bunlar yapılır;
2-Bundan dolayı ülkemiz siyasetçilerinin başka ülkelerle ilgili herhangi bir açıklamasını duyduğumuz zaman, ilk önce onların ülke içinde ne yapmak istediklerini sormamız ve düşünmemiz gerekir. Söz gelimi, Mısır’daki darbe aleyhinde bir açıklama duyduk diyelim, bu açıklamanın Mısır’a herhangi bir tesirinin olmayacağını siyasetçilerimiz önceden tahmin ederler. Amaçları ülke içinde, ne kadar çok başarılı, pehlivan, herkese nizam veren, mağdur, hak peşinde koşan ve değerlerden taviz vermeyen bir siyaset takip ettikleri intibaını vermektir. Böyle açıklamaları, bunun dışında fazla ciddiye almamalıyız;
3-İster ulusal, isterse uluslar arası düzeyde olsun, daha önce takip edilen siyaset veya uygulamalar hilafına bir gelişme olduğu ve müdahele etmekte aciz kalındığı zaman, siyasetçi ve yöneticilerimiz derhal BİR KURBAN SEÇERLER. Bu kurban iç siyasette çoğu zaman siyasi muhalefet, irtica odakları veya laikperestler, din düşmanları, dış güçler, lobiler, sermaye, cemaatlar, tarikatlar, askeri vesayet, teröristler, bürokrasi vs.dir. Dış siyasette ise, Avrupa, Amerika, İsrail, siyonizm, küresel sermaye, uluslar arası güçler veya kuruluşlar, ya da uluslar arası düzeyde faaliyette bulunan bir yöneticidir;
4-Başarısızlığı yüklemek için seçilen kurban, konum itibariyle güçlü biriyse veya kendilerine yakın bir adem oğlu veya kızı ise, onun da üzerine fazla gidilmez. Mühim olan vatandaşımızı geçici süreyle ikna etmektir. Vatandaşımız, nasıl olsa uzun vadede unutur gider. Dolayısıyla kurban seçtikleri kişiyle bir müddet sonra ilişkileri devam eder. Bu açıdan bakınca Ekmeleddin İhsanoğlu’na yönelik eleştiriler, maksadı hasıl etmiştir. Daha sonra onunla yeniden çalışabilirler. Hatta onu, herhangi bir partimizin üst kademesinde yönetici olarak bile görebiliriz. Mahzuru yoktur. Hedef gerçekleşmiştir, gerisi boş..
İşte ülkemizin yöneticileri ve siyasetçilerinin büyük bir kısmı, böyle düşünür ve böyle hareket ederler.
Bunun böyle olduğunun başka ülkeler de çoğu zaman farkındadırlar ve ona göre davranırlar. Bu yüzden de yöneticilerimizin açıklamalarını işin iç yüzünü bilenler fazla ciddiye almazlar. Hatta, bazı yabancı gazetelerde, ‘Türkler, söyler söyler bir şey yapmaz/yapamaz’ mealinde cümleler bile kaleme alınmaktadır.
Herkes, siyasetçilerimizi ve yöneticilerimizi tanıyor.
Biz tanıyor muyuz?
Biz, onların nasıl düşündüklerini ve niçin şöyle veya böyle hareket ettiklerini hakikaten biliyor muyuz?
Tehlikenin farkında mıyız?
Sen biliyor musun çocuk?
Daha ne kadar aldanmaya devam edeceksin?
Harun Anay/Ağustos 2013
----