NİÇİN LAİK’iz?
Ülkemizde laikliği savunanların hepsi aynı çizgide
değildir. Bunlar arasında her türlü dini inancı reddenler olduğu gibi, laikliği
sadece devletin dine dayanan hukuk ile ilişkisini kesmesi şeklinde anlayanlar
da bulunmaktadır.
Öyle anlışılıyor ki, yaklaşık yüzyıldır tartıştığımız
bu konu, daha uzun süre gündemimizi işgal etmeye devam edecektir. İşin en kötü
tarafı ise, bu kadar çok tartıştığımız ve hepimiz için son derece önemli olan
bu konuyla ilgili Türkçe’deki kuramsal literatürün de çok az olması, bilgin ve
düşünürlerimizin bu hayati meseleyle ilgili çok az ciddi ve derin ürün ortaya
koymalarıdır. Bunlara, bir de Çağdaş Türk düşüncesinde laiklik tartışmalarının
tarihine dair yapılan çalışmaların son derece sınırlı oluşunu ilave edince, niçin
birbirimizi anla(ya)madığımız daha iyi anlaşılmaktadır.
İzmir’de basılan Kültür isimli dergide 1933 tarihinde
yayımlanan ve Asım İsmet tarafından kaleme alınan ‘Niçin Lâikiz’ başlıklı makaleyi
sizlerle paylaşmak istiyorum. Makalenin yazarı, laikliği tamamen din karşıtı
bir zemine oturtmaktadır.
Makaleyi okuyunca rahatlıkla fark edeceğiniz gibi yazar,
laiklik ile din arasındaki bağı tamamen koparmaktadır. Hatta laikliği, dinin
karşısına yerleştirmektedir. Öyle anlaşılıyor ki yazar, 19. yüzyıldan itibaren
gelişen ve Çağdaş Türk düşüncesini de derinden etkileyen pozitivizm ve
bilimcilik (:scientism) akımlarına mensuptur; ayrıca, ateizmi (ateizmin
fanatiklik halini), evrimciliği ve tabiatçılığı benimsemektedir. Yazarın din
eleştirisi, çok sert, saldırgan ve pek çok yerde tutarsız olmakla birlikte,
laiklik tarihimizin her yönüyle anlaşılması kanaatinde olduğum için makaleyi bu
sayfada paylaşmayı yararlı görüyorum.
Buyurunuz efendim, dinsiz ve din karşıtı laikliğin
savunucu Asım İsmet’in makalesini birlikte okuyalım:
‘Hakikî Serbestî: NİÇİN LÂİKİZ?’
Yazan: Asım İsmet
‘İnsan, bu dünya üzerinde, iki bbüyük kuvvetin
esiridir. Bu hâkim kuvvetlerin birinci ve belli başlısı tabiattir.’
‘Tabiat, yekdiğerine tesir eden kanunlarla idare
olunur. O şaşmıyan, değişmesine imkân olmıyan bir (Determinisme)e tabidir.
İnsan, tabiatın kanunları haricine çıkamaz. Yalnız kendini krumak için, bunlara
karşı mücadele eder’
‘Bunlara en iyi bir şekilde uymağa, zararlarını
azaltmağa, ıztırap verici tesirlerini karşılamağa çalışır. İlmin bütün gayesi
insanın ıztırabını azaltmak ve tabiatın sert yumruğu karşısında bir kalkan
vazifesini yapmak üzere insan için vasıtalar bulmaktır. Tabiatın amansız
kanunlarına karşı daha silâhlı bulunmak içindir ki insan zekâsı, ilmî bir çalışma
ile, etrafımızda gördğümüz, bulduğumuz ve kullandığmıız her şeyi meydana
getirmiştir’
‘Tabiatın kanunlarını değiştirmek ve bunlara hâkim
olmak mümkün olamayınca insan bunları oldukları gibi kabul etmiş, onlara
uymuştur. Uymak ise hayatın en büyük kanunu değil midir?’
‘Yer yüzünde insanın esiri bulunduğu diğer kuvvet,
tabiatten değil, hayatın şeklinden ve kendi dimağından doğmuştur. Bu, manevîdir
ve insanı idare eden bütün maneviyatına yosun gibi, saplanmış kalmıştır. Bu
kuvvet, ilk zamanlarda, hava, su, toprak gibi muhtelif şartlar altında, ilk
baharda yerden çıkan bir ot gibi, tabiî muhitinde, tabiî surette doğdu. Fakat
bir defa meydana geldikten sonra, onu doğuran âmiller, bir tarafa bırakılarak,
unutularak, bilerek inkâr edilerek ve uzun yıllar içinde tamamen değiştirilerek
büsbütün başka şekil ve şartlarla insanlara öğretildi. Yekdiğeri arkasından
gelen nesiller mütemadiyen değişen hayat içinde bunu da mütemadiyen
değiştirdi.’
‘Değişen şey ise, ilk çehresini, ilk vasfını, ilk
safiyetini, ilk gayesini de kaybetmekten kat’iyyen uzak kalamaz’
‘Bu ikinci esaret kuvveti, esaretlerin en karanlık,
âdî ve boğucusu olan dini esaret yahut vicdan zinciridir. Bu kuvvet evvelâ
anormaldir; çünkü normal hayat şartlarına uymamaktadır.’
‘İkincisi yalancı bir kuvvettir; çünkü realiteyi,
tezahüratile tanımaktadır. Üçüncüsü müstebit bir kuvvettir; çünkü hâkimiyeti
zamanında, kendi prensiplerinden başka hiçbir fikrin tanınmasına, ne kadar
müsbet esaslara dayanırsa dayansın, kendi esaslarına uymıyan hiçbir hareketin
doğru addedilmesine müsaade etmez. En nihayet bu kuvvet mürai bir kuvvettir;
çünkü gayesi ne olursa olsun her kuvvetin gölgesine sığınmak ve azularını
yapmak için hiçbir devirde, hiçbir tereddüt göstermemiştir.’
‘Kralların ve sultanların hakimiyeti zamanında onu
sinsi ve seyyal çehresile onlarla elele vermiş bir vaziyette görüyoruz.’
‘bu karanlık ve kanlı zekâ siyasetgâhları, millî
yumruklarla yıkıldıktan sonra, o, sermaye ile elele vermiş, hissiz bir tüccar,
ev yıkan bir mürabahacı ve mağrur bir istismarcı vaziyetinde karşımıza çıkıyor:
Kültür’de neşre başladığmızı (Theodor Dreiser)’in yazıları bilâ istisna bütün
dinlerin her devirde, herkesi aldatan ve her şeye hâkim olmak istiyen ne kadar
süslü, aldatıcı ve yaldızlı birer manto ile ortaya çıktıklarını gösterir’
(Bakınız: Asım İsmet, ‘Hakikî Serbestî: Niçin
Lâikiz?’, Kültür Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 4, sayfa: 4, İzmir-1933, Hafız Ali
Matbaası)
‘Bugün düşünen ve hâdiseleri çözmeğe kâfi bir zekâya
sahip olan bir insan için dinleri doğuran âmil ve şartlar meçhul müdür? bugün
mukayese kabiliyetini kazanmış bir insan nazarında dinler, ilk doğuşlarında,
olduğu gibi, ayni safiyette ayni renkte, ayni şekilde midir?’
‘Bugünkü insan, ilim esasile, açık, şaşmaz ve
aldanmaz bir surette, insan için tamamen yabancı, esrarlı ve korku ile dolu
olan hâdiselerin dozunu ve sebebini bulmuştur: eski insanı korkutan, çıldırtan
gök gürlemesi bugün bizim için içtiğimiz bir bardak suyun ne olduğunu ve niçin
içildiğini bildiğimiz gibi tabiî, açık bir şeydir. Dinlerin de menşeleri ve
sebepleri bulunmuştur. Suyun, nasıl Hydrojen ve Oxyjen’den ibaret olduğunu
biliyorsak, her dinin de kenidene göre ne gibi şekiller, zaruretler, hareketler
neticesinde meydana geldiğine vakıfız. Mahiyeti bilinen bir şeyi, bilerek
bilmemek ve tanımamak istememek, kendini bilerek aldatmak ihtiyacını duymaktır’
‘Ayni suali tekrar edelim: bugün dinler ilk
doğuşlarında olduğu gibi, ayni safiyet, renk ve şekilde midir? Bugünkü Papa
kadar İsa’ya, son halife kadar Muhammed’e, Hintli prens kadar Buda’ya tamamen
yabancı, -hem de her noktai nazardan- kim vardır?’
‘Şüphe yok ki eğer tabiatın hiç değişmiyen kanunları
değişse, eğer bizden başka bir insan olmıyan, bizden başka türlü yaşamıyan ve
devirlerine göre zekâlarından başka bizden farklı olmıyan peygamberler, bugün
dünyaya gelse ilk çarpışacakları hasımlar kendi mümessilleri olacaktır; çünkü
mümessiller, bugünkü şekil ve gayelerile temsilleri öldürmüştür’
‘Onlar, devirlerinde misal olan bir tevazu, şeref
olan bir kanaatkârlık, şaşmıyan bir doğruluk, akıllarından geçmiyen menfaat ve
lüks endişelerinden uzak yaşadılar. Bunun için büyük yığının varlığında, bu
misallerin izleri kaldı ve asırlarca kendilerini taklit aşkı yaşadı’
‘Fakat akarken renk ve şeklini değiştiren bir nehir gibi
dinler de asırlar zarfında mütemadiyen değişti ve ilerliyen ilim karşısında
bugünkü insan için artık fuzuli bir müdaheleci, ihtiyaca cevap veremiyen bir
âciz, sıkan bir kuvvet, ezen bir esaret, bilgi ışığile kafası ve gözü açılarak
her şeyi gören ve anlıyan insan karşısında kökü güneşe çıkarılan, kurumağa
mahkûm bir ot gibi mazideki rolü itibarile hatırı sayılır, fakat bugün tesiri
kabul edilmez bir kuvvet haline girdi. Bunun sebepleri de vardır.’
‘Dinlerin vadettiği hiçbir şey tahakkuk etmedi. İlim
ise vadettiği her şeyi tahakkuk ettirdi. Bunun için biz ilme bel bağlıyor, onun
dediğini yaparak ondan kuvvet alarak, hulyasız ve ıztırapsız bir hayat kurmak
ve yaşamak istiyoruz. Böyle bir hayat kurmak için de ilk şart ve vasfın vicdan
serbestisi olduğuna kani bulunuyoruz. Bunu bildiğimiz ve ona inandığımız
içindir ki lâikiz. Bize bu serbestiyi temin ettiği için eşsiz olan Türk
inkilâbının seviyor ve onu bütün varlığımızla benimsemiş bulunuyoruz’
(Bakınız: Asım İsmet, ‘Hakikî Serbestî: Niçin
Lâikiz?’, Kültür Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 4, sayfa: 5, İzmir-1933, Hafız Ali
Matbaası)
----
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.