19 Kasım 2013 Salı

İRAN’da KUR’AN-I KERİM’E YAKLAŞIM TARZLARI




İRAN’DA KUR’AN-I KERİM’E YAKLAŞIM TARZLARI

Sayın başkan, değerli misafirler hepinize saygılar sunuyorum.

İran'da Kur'ân-ı Kerîm’e yaklaşım tarzlarıyla ilgili genel bir çerçeve çizmek üzere huzurunuzda bulunuyorum. Önce iki hususu belirtmek istiyorum. Bi­rincisi, etimolojik olarak Ârî ırkına mensup kişilerin yaşadığı yer gibi farklı anlamlara gelse de, Iran çeşitli kavimlerin ve dinlerin, hatta islâm mezheplerinin yaşadığı bir çoğrafyanın adıdır. Bu bölgeye asırlarca Ehl-i Sünnet'e mensup hanedanlar hakim olmuş, İran halkının büyük bir kısmı da tarihte yüzyıllar bo­yunca bu mezhebe göre hayatlarını idame ettirmişlerdir. Safevîlerden sonra ise, mutlak bir Imâmiye Şiîliği hakimiyeti sağlanmış ve bu durum günümüze kadar devam etmiştir. Bundan dolayı biraz da tarihî I şartların etkisiyle hangi konuyla ilgili olursa olsun İran'la ilgili bir husus söz konusu edildiğinde iran'daki Şiilerin o konudaki anlayışlarının anlatılması beklenmektedir. Bu yüzden iran'da Kur'ân’a yaklaşımları anlatmaya çalışırken bu coğrafyada yaşayan bütün din ve mezheplerin bu konuda yaptığı çalışmalardan ve ileri sürdüğü düşüncelerden değil, tarihte ve günümüzde Imamiye Şiîliği çerçevesinde ortaya çıkan yaklaşım tarzlarından bahsetmeye çalışacağım.

Belirtmek istediğim ikinci husus, Fecir Yayınevi'in -düzenlediği bu sempozyumda İran, Mısır ve öteki Arap ülkelerindeki Kur'ân'a. yaklaşım tarzlarının da gündeme alınması, islâm ülkelerine bir "taklid mercii" olarak değil, araştırılması, incelenmesi ve istifade edilmesi gereken bir "bilgi objesi" olarak bakma eğiliminin olduğu izlenimini vermektedir. Bu yüzden hem böyle bir sempozyumu düzenledikleri için hem de, örnek bir şekilde, sempozyumda öteki İslâm ülkeleriyle ilgili konuları gündeme aldıkları için bu toplantının dü­zenlenmesinde emeği geçenlere teşekkürlerimi arzediyorum.

Konumuz Iran ve Oniki imam Şiîliği olduğu için ilk akla gelen husus, asırlardır Sünnîlerle Şîîler arasındaki en önemli tartışma konularından birini teşkil eden ve günümüzde de tartışma konusu olan Kur'ârtvcı tahrif edildiğine dair iddiadır. Bu meselenin tarihteki gelişimini bu dar vakitte ele alabilmem mümkün değil, ancak bu konudaki tartışmanın halen devam ettiğini de belirtmeden geçemeyeceğim. Ştîlerce makbul olan hadis kitaplarında Kur'ân'ın tahrif edildiğine dair, ya da en azından bu şekilde yorumlanabilecek, hadisler bulunduğundan dolayı bazı Şîî bilginler Kur'ân'ın tahrif edildiği hakkında eserler kaleme almışlar ya da te'vile yer bırakmayacak şekilde eserlerinde böyle bir iddiada bulunarak görüşlerini delillendirmeye çalışmışlardır. Bunların en son temsilcisi ise Faslu'l- hitâb Jt isbâti tahrifi kitâbi Rabbi'l-erbâb adlı eserini geçen asırda yazan ve konuyla ilgili yüz (100) rivâyete yer veren Hüseyin b. Muhammed Takî en-Nûrî et-Tabersî'dir. Ancak şu da bir gerçektir ki, Şia tarihinde Kur'ân'm tahrif ediliğini iddia eden yazarların yanısıra, tahrif iddiasını kesinlikle reddeden Şeyh Saduk gibi birçok Şîî âlim de bulunmakta ve bunlar çoğunluğu teşkil etmektedir. Bugün ise iran'da ve Oniki imam Şîîliiği'ne mensup olan başka ülkelerdeki müs- lümanlarm kullandığı ve ana dinî metin kabul ettiği kitabla bizim elimizdeki Kur'ân-ı Kerîm arasında herhangi bir farklılık bulunmadığı gibi bu kitabın otantikligi hususunda da herhangi bir şüphe taşımamaktadırlar. Bununla birlikte, Şîî âlimler arasında Kur'ân'm tahrif edildiği iddialarına karşı çıkan yazarlar veya Sünnî âlimler tarafından bu konuyla İlgili olarak yöneltilen suçlamalara karşı çıkmak için reddiye yazan müellifler, meseleyi kökünden halletmek için söz konusu rivâyetleri dikkate almamak veya uydurma rivâyetler olduğunu ispat etmek yerine, zaman zaman benzer rivâyetlerin Sünnîlerde de bulunduğunu ispat etme gayretine girmektedirler. Bu tavır, özellikle Pakistan ve Hindistan bölgesindeki Ehl-i Sünnet'e mensup müslümanları şüpheye itmekte ve onlarla Şîî müslümanlar arasındaki tartışmaların esas sebeplerinden birini teşkil etmektedir.

Doğrudan doğruya İslâm dininin özüyle ilgili olan bu meseleye temas ettikten sonra, Imâmiye Şiasına mensup olan âlimler arasında Kur'ân'ı yorumlama tarzları itibariyle farklılıklar bulunduğunu belirtmek gerekir. Bunun ön güzel örneği "ahbârî" ve "usûlî" ekolleridir. Ehl-i Sünnet'teki "ehl-i eser" ve "ehl-i re'y" ayırımına benzeyen bu ekollerin, Kur'ân'a. yaklaşım tarzları biribirinden farklıdır. Bilindiği üzere ahbârîler, Kur'ân-ı Kerîm'in sadece imamlardan rivayet edilen hadisler vasıtasıyla anlaşılabileceğini savunurken, usulîler hem hadislere hem de; istidlâle başvurmaktadırlar. Dolayısıyla bizim literatürümüzdeki rivâyet ve dirayet tefsiri denilen anlayışların benzeri ayırımlar Imamiya Şiası'nda da mevcuttur. Doğuşu ve gelişim safhaları hakkında tartışmalar bulunmakla birlikte, l624'te vefat eden Muhammed Emin el-Esterâbâdî tarafından sis- temleştirildiğini söyleyebileceğimiz ahbârîlik, bugün etkisini kesin olarak kaybetmiş ve yerini mutlak bir usûlî hakimiyeti almıştır. Çağdaş iran'daki âlimlerin hemen hemen tümü usûlî mektebine mensupturlar. Bu yüzden biraz sonra haklarında çok kısa olarak bilgi vermeye çalışacağım fikirler ve incelemeler, Kur'ân-t Kerim’in anlaşılmasında istidlâle de başvurulması gerektiğini savunan âlimlerin görüşlerinden ve anlayışlarından oluşmaktadır.

Şiîliğin doğduğu tarihlerden, özellikle de iran'daki Safevî hakimiyetinden, itibaren günümüze kadar Kur'ân'm anlaşılmasına dönük olarak birçok çalışma yapılması ve bu konuda tefsirler yazılması tabiî bir husustur. Bu çalışmalardan yazma halindekiler için Ahmed Münzevî'nin Fihrist-i nüshabây-t hattîy-i Fârisî adlı eseriyle yayımlanan diğer kütüphane fihristlerine, matbu olanlar için Mü- şar'ın Fihrist-i nüsbahây-t çâpîy-i Fârisî ve Fihrist-i nüshahây-t çâpîy-i Arabî adlı eserlerine, makaleler için ise Irec Afşar'ın Fihrist-i makâlât-t Fârisî adlı bib­liyografyasına bakılabilir. Şîî müelliflerce yazılan konuyla ilgili eserler arasında, Nureddin Muhammed Kâşânî'nin Tefsîrü'l-muîn; Tabersî'nin Mecma 'u'l-beyân fî tefsiri'l-Kur'ân, Feyzü'l-Kâşânî'nin Tefsîrü's-sâfî; Ebu Cafer et-Tûsî'nin et- Tibyânfî tefsîri'l-Kur'ân; Muhammed el-Ayyâşî'nin Tefsîrü'l-Ayyâşî ve Allâme Tabatabâî'nin el-Mizan fî tefsîriî-Kur'ân adlı tefsirleri zikredilebilir. Bunlann yanında Hasan el-Mustavfi'nin et-Tahkîkfî kelimâti'l-Kur'ânil-Kerîm adlı henüz tamamlanmayan hacimli Kur'ân sözlüğü; Allâme Tabatabâî'nin el-Kur'ân fi'l- Islâtn adlı eseri ve Seyyid Muhammed Bakır Huccetî'nin Pejoheşî der Tarih-i Kur'ân-ı Kerim isimli Kur'ân tarihini konu edinen kitabı gibi pek çok değerli eser bulunmaktadır.

Anılan tefsir çalışmalarının genel özellikleri, Oniki İmam Şîîliği'nin tefsir görüşüyle paralel olarak Kur'ân'da. hâs-âmm, ferâiz ve ahkâm, zâhir-bâtın ve nâsih-mensûh bulunduğuna dair görüşlere ilaveten, Kur'ân-1, Kur'ân, hadisler ve istidlalle tefsir etme gibi yöntemlere başvurmalarıdır. Bunların dışında başta imamet olmak üzere Imâmiye mezhebinin görüşlerini âyetlerle temellendirme; Kur'ân'm anlaşılmasında Ehl-i Beyt'ten gelen hadislere öncelik tanıma; Kur'ân'm Hz.Ebu Bekir'in halifeliği sırasında değil Hz.Peygamber zamanında toplandığını kabul etme; kıraat farklılıklannın mütevatir olmadığını savunma; Kur'ân'm yedi harf üzerine nazil olduğunu reddetme ve Kur'ân'ı tefsir etme hususunda imam­ların Allah tarafından görevlendirildiği gibi hem tefsir hem de Kur'ân tarihi açı­sından Ehl-i Sünnet'e mensup müslümanların çoğunlukla kabul ettiği an­layışlardan oldukça farklı görüşlere sahiptirler. Konuyla ilgili eserlerde Imâmiye mezhebinin çeşitli konulardaki fikirlerini âyetlerle temellendirmek en sık rastlanan hususlardan biridir. Misal olarak, Tefsîrü's-sâfî, Tefsîrü'l-muîn, Mec- ma'ul-beyân ve el-Mîzân adlı tefsir kitaplarında Fatiha suresinde geçen "sırâta'l-müstakîm" ibaresinin anlamları arasında Hz. Ali ve öteki imamlann kas- dedildiğine veya onları bilme ve tanıma gibi anlamlan olduğuna dair görüşlere yer vermeleri zikredilebilir. Şunu da belirtmek gerekir ki, anılan konularda bütün Şîî âlimlerin aynı şekilde düşündüklerini söylemek de zordur. Nitekim çağdaş âlimlerden Talakânî'nin nasih-mensuh meselesinde farklı bir anlayışı bulunmaktadır. Ona göre, inen her âyet zaman ve mekanın şartlarıyla irtibatlıdır. Bu şartların tekrarı halinde o âyetlerin hükmü de tekrar yürürlüğe girer.

Çeşitli sebeplerle Kur'ân'ı kabul etmeyenlerin her dönemde ve her ülkede bulunabileceği bilinen bir husus olmakla birlikte, yaklaşık olarak XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren islâm dünyasına giren pozitivizm, materyalizm vb. ce­reyanların etkisiyle Kur'ân'la ilgili tavırlar da değişiklik görülmeye başlar. Bu yüzden anılan dönemden itibaren konuyla ilgili tavırları, "olumlu" ve "olumsuz yaklaşımlar" olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Olumsuz yaklaşanlar, Tanrı'nm varlığına inanmama, ondan şüphe etme, Kur'ân'n şahihliğini reddetme ya da çağın problemlerine cevap veremeyeceği gibi gerekçelerle bu kitabı ta­nımamaktadırlar. Olumlu yaklaşanlar ise, Kur'ân'ı doğrudan doğruya ina­nılacak, bilgi edinilecek bir kurtuluş kaynağı ve müracaat edilecek bir ana kitap olarak kabul etmektedirler. Bu gurubun içindeki âlimler biraz önce de belirtildiği gibi usûlî mektebinin esaslarını takip etmektedirler. Halkın büyük çoğunluğu ve medreselerde hakim olan anlayış ise, Türkiye'de yıllardır şikayet edilen tavra benzer şekilde, zaman zaman Kur'ân ile doğrudan ilişki kurmaktan çok uzaklaşmıştır. Bu çevrelerin din ve ilim anlayışları, mezhepler arasındaki tarihî kavgaları devam ettirerek tartışma konusu olan hususlarda Şia'nın haklı ve üstün olduğunu isbata çalışma; daha önce yaşayan âlimlerin eserlerindeki görüşleri tekrar etme; imam ve imamzâde kabirlerini ziyarete büyük bir kutsiyet atfetme; Oniki îmam'ı yüceltme; onlara dinde merkezi bir konum verme ve dini hayatı büyük ölçüde aşura törenlerine indirgeme gibi hususları bünyesinde taşı­maktadır. Kur'ân'm etrafında örülen buna benzer dinî inanç ve geleneklerin, onun gerçek mesajını anlamanın önündeki en büyük engellerin başında gel­diğini söylemek mümkündür. Nitekim çağdaş iran'da bazı düşünürler bu dinî anlayışı şiddetle eleştirerek doğrudan doğruya Kur'ân'a yönelmeyi savunmuşlardır.

Bu şekilde düşünen pek çok şahsiyet bulunmakta ise de, Türkiye'de pek tanınmayan üç düşünürden söz etmek istiyorum. Bunlardan biri daha sonra islâm'ın da dışına çıkarak yeni bir din kurma noktasına gelmekle birlikte, başlangıçta Kur'ân'a yönelmeyi ve onda bulunmayan ancak daha sonra ona ilave edilen unsurları temizlemeyi gaye edinen Ahmed Kesrevî'dir. Şîîgerî; Sufigeri; Bahâîgerî, Der pîrâmûn-t İslâm.; Din ve cehân; Din ve dâniş gibi eserlerinde sufilik, bahâîlik, şeyhîlik ve şîîlik hakkında sert tenkidlerde bulunmuştur. Ona göre, Şîîliğin imamların nassla tayin edildiğine dair anlayışı Kur'ân'da bu­lunmadığı gibi akla da aykırıdır. Oniki Imam'a isnat edilen mucizeler asılsızdır.

İmamlardan istekte bulunma, tarihte olup bitmiş Kerbelâ olayının hala yasını tutma ve bununla ilgili matem törenleri düzenleyerek zincirlerle dövünme vb. itikad ve gelenekler yanlıştır.

İkinci düşünür ise, Kilid-i Fehm-i Kur'ân ve Tevhîd-i ibâdet gibi eserleri olan Şeriat Sengeleci'dir. Şeriat Sengeleci, geleneklere, imamlara ve onlardan nakledilen hadislere son derece bağlı bir halkın yaşadığı iran'da sadece Kur'ân okuyarak dinî hükümlerin yerine getirilebileceğini ve islâm akidesinin temellerinin anlaşılabileceğini savunabilmiştir. Ona göre Kur'ân'ı anlamak için onun hakkında yazılmış tefsirlere ihtiyaç yoktur. Doğrudan doğruya Kur'ân'm kendisini okumalı ve ondan hareket ederek dinimizi ve Kur'ân'ı anlamalıyız. Din âlimleri halka kendi akidelerini Kur'ân yerine öğretmektedirler. Dine başka bir şey katmamalıdır. Sengeleci, "Kur'ân’ın anlaşılmaz" olduğunu söyleyenlere karşı bunun aksini ispat etmek için Kilid-i fehm-i Kur'ân adlı eserini yazdığını belirtmektedir. Bu eserde, Kur'ân'm tahrif edildiği, ya da Hz.Ali ile ilgili bazı âyetlerin çıkartıldığı iddialarını da reddetmektedir. Ayrıca Kur'ân'm sadece Hz. Peygamber ve imamlar tarafından anlaşılabileceğini iddia eden kendi top­lumundaki bazı görüşleri de reddetmektedir. Ona göre Kur'ân'ın kendisi onu anlayabileceğimizi söylemektedir.

Hakkında kısaca bilgi vermek istediğim üçüncü ve son düşünür ise Muh- kemât ve Müteşabihât-ı Kur'ân, Mukaddimât-ı Tefsir vb. eserleri bulunan Hacı Yusuf Şuar'dır. Sünnî olmakla da itham edilen Yusuf Şuar asıl faaliyet alanını kurduğu okullar vasıtasıyla Kur'ân okurm, okutma ve onu anlamlandırma üze­rinde yoğunlaştırmıştır. Ona göre Kur'ân'ın tefsirinde hadislere ihtiyaç yoktur. Kur'ân tahrif edilmemiştir, Şîî kaynaklarda yer alan bu konuyla ilgili hadisler uydurmadır. Müslümanlar arasındaki ihtilafları aklî bir şekilde halletmelidir. Mezhepler arasında ihtilafa sebep olan Hz.Peygamber'den şonra kimin halife seçilmesi gerektiği gibi meseleler tarihî olup günümüzde herhangi bir anlam ta­şımamaktadırlar. Kur'ân'm anlaşılmasında müfessirlerin0sözlerine değil her şey­den önce Kur'ân'm kendisine buşvurmalıyız. Sünnî ve Şîî hadis kitaplarındaki rivayetleri Kur'ân'm ölçüsüyle değerlendirerek ona Uymayanlan ayıklamak gerekir. Mezarları ziyaret etme ve orada yatanlardan medet umma gibi hurafelerle mücadele etmek gerekir. Hadislere Kur'ân'darı daha çok önem vermek yanlıştır.

Bu görüşlerin dışında "ilmî tefsir" denilen tefsir anlayışım benimseyen âlimler de bulunmaktadır. Örnek olarak, 1979'daki devrimden önce üniversite çevrelerinde oldukça etkili olan ve devrimden sonra başbakanlığa atanan Mehdi Bâzargân'ı zikretmek mümkün. Bâzargân, gerek ahkam âyetlerini gerekse diğer âyetleri ilmî verilere göre yorumlayan ve bu konuda eserler veren bir müellif ve düşünürdür, ilginizi çekeceğini umduğum görüşlerinden bir tanesi şu şekilde: Bilindiği gibi islâm dininin inişi ve Kur'ân-t Kerim'in hükümlerinin gelişi aşama aşama olmuştur, yani bir tedricîlik söz konusudur. Bu tedricîlik özellikle namaz, içki, kadınlar için örtünme, cihat vb. ahkâm âyetlerinde çok açıktır. Bâzargân bu tedricîliği surelere de tatbik etmektedir. Ona göre sureler arasında hem lafzen hem de anlam itibariyle bir tekâmül bulunmaktadır. Esasen Kur'ân'm bütünü bir defada nazil olmadığı için açık bir tedriç vardır. "Bugün dininizi tamamladım (el-Yevme ekmeltü leküm dineküml" .âyeti Kur'ârim kendi içinde bir tekâmül olduğunun delilidir. Bâzargân Kur'ân'da bulunduğunu savunduğu lafız ve anlam yönünden tekâmülü tespit etmek için surelerin nüzul sırasını belirlemeye ça­lışmakta ve ihtilaflar olması hasebiyle ilgili rivayetlere dayanarak bir neticeye ulaşamayacağımızı ifade etmektedir. Bundan dolayı Kur'ârim. kendisinden hareket ederek bu meseleyi çözmeye çalışıyor. "Bazısı bazısını tefsir eder" âyetinden hareket ederek âyet ve surelerin gelişimi üzerinde yoğunlaşmakta, böylece de surelerin nâzil olduğu yılları tespit etmeye çalışmaktadır. Yazar bazı surelerin kelime sayısını karşılaştırarak nazil olan her surenin ortalama kelime adedinin gittikçe arttığını tespit ediyor. Bu çıkarımlara göre surelerin nüzul sıra­sını ortaya koyduktan sonra bu tespitin hangi konular üzerinde daha çok du­rulduğunu anlamak açısından önemli olduğunu belirterek konu yönünden tekâmülün nasıl olduğunu göstermeye çalışıyor. Âyetlerin nüzul tarihlerini yıl­lara göre tespit ederek bunları şemalara döküyor. Bunlara dayanarak da Kur'ân'ın yoğunlaştırılmış bir öğretim yöntemi uyguladığını söylüyor, Bâzargân'a göre, vahyin nâzil oluşu sırasında her konu için en azından muayyen bir yıl tayin edilmiş ve o vurgulanmıştır. Ahkam âyetleri Kur'ân'ın çok az bir kısmını (% 7) teşkil etmesine rağmen din âlimleri daha çok bunlar üzerinde durmaktadırlar. Böylece din âlimlerinin Kur'ân'ın asıl vurguladığı konular üzerinde değil de daha az durduğu hususlar üzerinde yoğunlaştıklarını, bunun ise Kur’an'ın asıl mesajının tersine bir durum arzettiğini anlatmak istemektedir.

NOT: Yukarıdaki metin, 1995 yılında Ankara’da Fecir Yayınevi tarafından düzenlenen I. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu’na bildiri olarak sunulmuş ve bildiri metinleri arasında yayımlanmıştır. Bakınız: Anay, Harun, ‘İran’da Kur’an-ı Kerim’e Yaklaşım Tarzları’, I. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu Bildirileri, Ankara-1995, Fecir Yayınevi, s.14-19.

Harun Anay/19.11.2013.
harunanay.blogspot.com
facebook.com/hasimharun.anay
facebook.com/HarunAnay
twitter.com/HarunAnay
---- 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.